Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

AB’Lİ GÜNEY’İN ŞANTAJI: (KENDİSİ İÇİN SİYASİ EŞİTLİK GEÇERLİ, KUZEY İÇİN GEÇERSİZ.)

Geçen hafta haberlerin arasında sıkışıp ilgi görmeden geçip giden bir açıklama vardı. Sahibi her zamanki muzırlığı ile Anastasiadis’ti. Dış ülkelerde turlarken Türkiye’ye posta koyarak  “Maraş iade edilirse Türkiye’nin üyelik müktesebatına ait başlıkları da açılır” deyiverdiydi. Bu açıklama resmen bir siyasi şantajdı. Hiç mi olmazdı? Olurdu tabi. Ancak diplomasinin de kendine özgü bir raconu olmalıydı ve AB’yi  töhmet altına itecek böylesi bir  beyanat çok yavan kaçtıydı.
Nedeni şu: 28 Avrupa ülkesi üyelerinden birisi olan Güney Kıbrıs 800 bin kişilik minyatür nüfusu ve minik devleti ile milyonlara meydan okuyor ve bunun da izahı şöyle yapılıyordu:  AB müktesebatı ile sarmalanmış, kuramsal ve kuralsal  kulpu takılmış AB’de “büyük ve   küçük ülke yoktur. Siyasi ve tüm haklara sahip eşitlikçi ülkeler vardır.” Yani neyse Almanya, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi de odur!
Pekala ama kendine bahşedilen o siyasi eşitlik içinde AB üyeliğini bir güç ve siyasi yüzsüzlük haline getiren Güney Kıbrıs Rum Yönetimi çözüme giden Kıbrıs’ta neden ayni siyasi eşitliğe burun kıvırmaktadır? Kendisi her istediğinde AB’nin tanıdığı bu avantajı veto hakkında kullanacak  fakat  söz konusu Kıbrıs sorunu ve çözüm sonrasında Kuzey’in de AB’ye üye olacağı gerçeği salındığında bu siyasi eşitliği  tanımak istemeyecektir. Nitekim Cumhur başkanlığının dönüşümlü olamayacağını her vesile açıklamaktadır.Yani Güney Rum Yönetimi başından beridir müzakerelerde salkımı kendine talkımı da Türk’e reva görmektedir!  
Çünkü Anastasiadis  o siyasi eşitliğin nelere kadir olduğunu  bizzat siyasi arenada uygulayarak görüp bilmektedir!  Türk’e neden öylesi bir hakkı versin ki? Kendisi ile aşık atması için mi? İşte Avrupa’nın küçük ülkesinin büyük serüvenleri!         

**********
GEÇEN HAFTA: (NEDEN ÜÇ BAKAN DEĞİŞTİRİLDİYDİ)

Geçen haftaya şöyle bir baktım. Dilimin ucundan şu iki sözcük döküldü: “Dolu boş!” Bizim zamanımızda  “ebese iştigal”  derdik! Halk ifadesiyle “bir karış suda kopartılan fırtına!”  Yahut, “boş ambar dipsiz kiler!”  Mesela:
Şimdi de zaman zaman yapar mıyım? Yaparım. Geçmişten gelen alışkanlığımdır. Cebimdeki param alarm vermeye başladığında şık şıkırdım giyinir etrafta  öyle dolanırım. Oysa günlük giysilerim kot pantolla üzerine tişört yahut bir montun ötesinde değildir… Hem güven verici  hem pervasızlık yansıması! Fakat çaresizlik bastı mı   yitip giden  o duyguları işte bu kez “dışa yansıyan cicili bicili elbiselerin” fiyakası ile izale ederim!.
GEÇEN HAFTA CTP DE  Üç bakanını böylesi bir çaresizliği kamufle edecek imaj değişikliğinde görevden alırken, yerlerine gençlerden ve halde bir kadro hareketi yaratmak  için genç Bakanları getirdiydi.   Yoksa ne Aziz Gürpınar beklenin altında bir performansın Bakanıydı ne de toplum katlarında “başarısızdır” imajı yarattıydı!    Yahut Önder Sennaroğlu? Yerine kimi koysanız kellesi koltuğunun altında olacaktı çünkü organize ordular haline gelmiş Çiftçilerle Hayvancılar, Narenciyecilerle Patatesçilerin   ellerinden yakayı kurtarmak mümkün değildi!        Veya Maliye bakanı? Geçen hafta da sorduktu: Pahalılığı azdıran döviz karşısında  nasıl tedbir  alabilir ki? Kazanandan alamadığı vergiyi dolaylı vergilerle toplamaktan  başka kalmayan çarelerde nasıl bir değişim yapabilir ki?     Sonuçta CTP’nin imaj değişikliğine ihtiyacı vardı, onu yaptı!
PAKELA: Bu yer değiştirmelerin hiç mi müzakereler  süreci ile ilgisi yoktu? O üç genç Bakan “çözüm yolunu  açmaları için göreve getirilmiş olamazlar mıydı?” Mesela: Tarım Bakanı Şahali  bugün de toprak ve mülkiyet gibi en zor “sorunun” tam da birincil sorumlusu olarak atanmış olamaz mıydı?!           Maliye Bakanı Özgür   çözümün diyeti olacak ödenmesi gereken faturalar nedeniyle göreve kondurulmuş olamaz mıydı? 
İçişleri Bakanı Akansoy’u sadece Belediyeler gibi müzmin sorunlar değil, çözüm aşamasında yeniden göç yollarına düşecek yahut TC’ye postalanacak insanların büyük sorunları beklerken bu göreve o sorunları yüklenmesi için getirilmiş  olamaz mıydı?  
KISACA: Geçen hafta CTP mevcut üç bakanını azledip yerlerine yeni ve genç üç bakan atarken önümüzdeki günlerde kendisine yetecek bir “zaman toleransını”  da birlikte kazandıydı. Ne var ki bildiğimizce “zaman”  çok çabuk geçer, makyajlar tazelenmezse çok erken dökülür! Geriye kalan eski hamam eski tas olur!  Keşke öyle olmasa diyoruz!   

          **********
KISACA TAKILDIĞIM: (VE RUM’UN OLASI SU YAKLAŞIMI)  

        Geçen hafta Türkiye’den KKTC’ye akmaya başlayan su Rum tarafını da ayağa kaldırdıydı. Kilise “inşallah bu su bizi zehirlemez”  diyordu!    Ötesi uzman ve  siyasi çevreler de bu suyun Kuzey’in   toprak ve mülklerin değerlerini artıracağını, siyasi dengeleri bozacağını, adanın topografik yapısını olumsuz etkileyeceğini  zırlanıp durdulardı! Tutun ki dünyada ilk kez su “zehir” olarak nitelendiriliyor ve Kıbrıas’ın doğasını olumsuz yönde etkileyeceği iddia ediliyordu! Ki bu konuda başı çeken de bizimkilerdi!
MADALYONU ÇEVİRİYORUZ: Rum tarafı suyun akmasına tepkili de ya ansızın o kalın kafasına bir mucize sonucunda akıl düşerse? Ve şu hesabı yaparak “neden adanın egemenliği için oynarken suyu da ele geçirmeyeyim” derse! Çünkü şöyle böyle Türkler’in Kuzey’deki 400 dönümlük mülklerine karşılık Rumlar’ın Bin 400 dönümlük mülkleri ve toprakları varmış.. Rum tarafı TC’ye avuç açıp rica niyazla Güney’e de bu sudan akıtılmasını istemek aczinde kalmadan, “kesinlikle mülküne dönmeyi isteyemez mi?” Kaldı ki “Kuzey’e nüfus olarak dönüş yapmasa bile Rum tarafının  dört özgürlük yanı sıra  mülkünü kiralama ve satma hakkını kullanmak istediği de biliniyor.
Böylesi bir strateji değişikliği  biline ki müzakerelerin sonucuna da  etki edecektir! Yorumunu yapmak istemiyorum. Fakat  dünyada suya sırtını çevirecek tek babayiğit ülke olamayacağı gerçeğinde inanıyorum ki bu su Rum’un salyalarını çoktan akıtmaya başladı!