Bir hafta aradan sonra gündemi yakalamak adına geriye dönük bir haber taraması yaptığımda, geçen haftanın, anketler haftası olduğunu gördüm. Birbiriyle bağlantısı olmayan tam beş araştırma yayınlanmış…
Araştırmalar birbiriyle bağlantılı olmasa da, hal-i pür melalimize ışık tutuyor.
Yeni Kıbrıs Derneği’nin araştırması; ABD ve BM tarafından finanse edilen “Toplumsal Yakınlaşma ve Uzaklaşma Endeksi”; Kudret Akay’ın “Siyasal Eğilimler 2015” anketi; Ticaret Odası Rekabet edebilirlik Raporu ve Merkez Bankası Raporu…
Tüm bunları bir araya getirmek belki bilimsel olmayabilir. Ancak yine de ilginç bir Kıbrıs Türk profili ortaya çıkıyor…
Bakın nasıl:
Kendini yüzde 88 gibi büyük bir oranda “Kıbrıslı” hisseden vatandaş, bunu iki toplumu bir araya getirecek en önemli bağ olarak görmekteymiş. Bir başka araştırma bunu detaylandırmış, bu yüzde 88 rakamının içinde “Kıbrıslı Türk” ve “Kıbrıslı” değerlendirmelerinin hemen hemen yarı yarıya olduğu da ortaya çıkmış. Yakınlaşmanın da hemen gerçekleşmesini istemekteymişiz. Yüzde 63’ümüz, dönüşümlü başkanlık istemekteymiş. Bizler iki devlet-federasyon arasında gidip gelirken, Rumların ortaya koyduğu temel seçenekler, üniter devlet-federasyonmuş…
Ama buna karşın; iki toplumun birbirinden uzaklaştığı da ortaya çıkmış. Hatta yeni bir referandumda “evet” diyecek olanlarımızın sayısı da azalmış. Güney’de tavizlerle yapılacak bir anlaşmaya kadınlar ve gençler karşı çıkarken, bizde sağcılar bu kategorideymiş. Bu çok ilginç ve gerçekçi bir tesbit. Hatta ABD Büyükelçisi Koenig bu sonuçlara bakarak, “Çözüm uzak” diye konuyu kestirip atmış…
Kendini sağlam milliyetçi olarak tanımlayan bu sağcı kesimin oranı da yüzde 49,4 kadar çıkmış; yüzde elliye yakın insan da, dini inançlarının güçlü olduğunu söylemiş. Yine de bir başka ankette, yüzde 70, anlaşma istediğini vurgulamış…
Bu son rakamlara biraz kuşkuyla baksak da, burada anket sonuçlarını aktardığımızı unutmamak gerek.
İç meselelere bakarsak, yarıya yakınımız, ülkede “hiç” demokrasi olmadığına ve fırsat eşitliği bulunmadığına inanıyormuş. Ama öte yandan, bireysel özgürlüklerin var olduğuna teslim ediyormuşuz…
Ben bunu söyle yorumladım, istediğimiz kadar bağırabiliyoruz ama bunlar demokratik anlamda bir işe yaramıyor… Yani vizirdiyoruz ama değiştiremiyoruz…
Kalkınmanın önündeki engelleri de, devlet bürokrasisi ve siyasi istikrarsızlık olarak görmekteymişiz.
Ticaret Odası temel sorunlarımızı, kamu reformunun gerçekleştirilmemesi, yatırım olanaklarının iyileştirilmemesi, ulaşım, eğitim ve sağlık alanında alt yapının tamam olmaması, kalite ve hijyen standartlarının düşüklüğü, denetimin eksikliği, enerji konusundaki sorunlar, adalet algısı ve devlete olan güvenin erozyona uğraması olarak sıralamış.
Resmen geri kalmışlık. Hem de her yönüyle…
Mevduatlarımızı her şeye rağmen, yüzde 69 oranla yerel bankalara yatırıyormuşuz. Krediyi de yerel bankalardan almayı tercih ediyormuşuz…
Petrol fiyatları düştüğünden, enflasyondan fazla etkilenmesek de, uluslararası gelişmelerin riski ile de karşı karşıyaymışız.
Borç takmada üstümüze yokmuş. Bir yılda bu oran yüzde 15 artmış. Yani borçlanıyor, ama ödemiyormuşuz.
Bu arada en önemlisi, mevduatlarımızı yatırıma dönüştüremiyormuşuz.
Gördünüz mü, nasıl bir insan topluluğu olduğumuz ortaya çıkmış.
Sadece ekonomik alanda değil, sosyal ve siyasal yaşamda da, üretmeyen, üretimin önündeki sorunları da, çaresini de bilen, ama gerçekleştirecek zihniyet devrimini yapamayan bir insan topluluğu.
Yine her zaman olduğu gibi, yarıya yakınımız tüm sorunlarının çözümü anlaşmaya bağlarken, içte halledilebilecek olanları da görmezden gelmeye devam etmekteyiz…
Neden..?
İşte bunun cevabı bu anketlerden de çıkmıyor…
YERİN KULAĞI VAR
İLGİNÇTİ:
Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nun seçim startını verdiği Cumartesi günkü toplantıdaki görüntüler hayli ilginçti. Eroğlu’nun konuşması öncesi dolu olan salonun, Eroğlu’nun konuşmaya başlamasıyla birlikte boşalması dikkatlerden kaçmadı. Acaba diyorum, konuşmanın uzun olması mı, yoksa konuşma metninin sıkıcılığı mı böyle bir görüntünün ortaya çıkmasına neden oldu dersiniz… Ya da “Göründük, kaçalım” mı…
BU DÜZENİ KİM YARATTI:
Serdar Denktaş, “Bakanların kapısının önünde vatandaş baskısı devam ettiği müddetçe, milletvekilleri sürekli bireysel iş takibi baskısı altında tutulduğu müddetçe vatandaş tarafından, ne hükümet oturup strateji belirleyebilir, ne Meclis belirlenen siyaset çerçevesinde geçirmesi gereken kanunları geçirebilir” demiş. İyi de bu halkı bu duruma düşüren politikacılar değil mi? Sırf üç-beş oy uğruna memleketi “ricayla yaşama düzenine” getiren bizler değiliz herhalde…
YİNE GÜNDEM OLDUK:
Derviş Eroğlu’nun bayrak üzerindeki “yemek” olayı Türkiye’de sosyal medyada zirve yaptı. İstanbul’da otel komilerinin bile diline düşen olay, birçok gazetenin köşe yazarları tarafından da gündeme getirildi. Aslında yıllardır bizim siyasi kültürümüzde yer alan bu davranışın, ansızın Türkiye basını ve sosyal medyasında yer bulması oldukça düşündürücüydü…
BU DAHA BAŞLANGIÇ:
CTP, Karpaz’da bulunan sekiz örgütünün parti ile ilişkilerini askıya aldığı yönündeki haberlerin doğru olmadığını ve bunun bireysel bir hareket olduğunu açıklamış. Aylardır “ülke seçim havasına girmedi” diyorduk ya, artık girdiğini söyleyebiliriz. Bugün CTP ile ilgili, yarın bir başka parti ile ilgili bu tür haberler gazetelerde yer almaya devam edecek. Çünkü bu ülkede yıllardır siyaset böyle yapıldı. Bugün bana, yarın sana. Daha bekleyin, yakında partilerden toplu istifa haberlerini de göreceksiniz. Ama işin gerçeği, ne ideolojik, ne de partiseldir. Tamamen duygusal içerikli… Onun için de seçimler bizde son 24 saatte şekillenir…
BU KEZ BİRAZ ZOR:
Dedik ya ülke artık yediden yetmişe seçim havasına girdi. Adaylar 19 Nisan’da sandıktan başarıyla çıkmak için var güçleriyle çalışıyorlar. Bunlardan birisi de UBP-DPUG destekli Derviş Eroğlu…2009 yılında “Hedef belli %50” sloganıyla seçimi kazanan Eroğlu, bu kez de “seçim 2015, hedef %55” sloganının kullanıyor. Çıta 2009’dan da yukarı çekilmiş… Neden sizce?
SORUNUMUZ ORGANİZE OLAMAMAK: Hellim konusunda devlet-özel sektör dayanışması sonucu bize destek verenler çoğalıyor. İşte eksiğimiz budur. Hedefi doğru belirleyip, tüm olanaklarımızla gerçek anlamda çaba gösterince, sizi duyan da oluyor, dinleyen de, hak veren de. İzolasyon diye Sarayönü’nde ağlayacağımıza aynı çabayı gösterebilseydik, çok şeyi aşardık gibime geliyor.
ZİRVEDEKİLER
Barış Çağrısı: Türkiye’de “Barış Süreci” çerçevesinde, silah bırakma çağrısı yeni bir dönemin başladığı umudunu da beraberinde getirdi. Benim açımdan burada en umut verici nokta “Ortak vatan” vurgusu. Bu olduktan sonra, gerisini halletmek sadece siyasi iradeyle mümkün…
DİPTEKİLER
Güney Kıbrıs Irkçıdır: Büyük laf diyeceksiniz ama maalesef öyle. Kıbrıslı Rumla evlenen yabancılar, eğer 1960 anlaşması geçerliyse, vatandaşlık hakkına, burada doğanlar kadar hak sahibidir. Bunu Rus, Alman, İngiliz diye ya da Güney’de yaşar veya yaşamaz diye ayırmalarının olanağı yok. Şimdi ne diyor, var olan Anayasa’ya aykırı yeni bir yasa çıkaracakmış, Kıbrıslı Türklerle evlenenleri bu kapsamın dışında tutacakmış. Bu ırkçılık değil de nedir..?
































