Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Nereden nereye…

Aslında yıllardır tartışıyoruz ama Arabacıoğlu’nun istifası ile birlikte eğitimde yaşanan sorunlar yeniden gündemin birinci sırasına oturdu. Suçlu sendikalar mı, yoksa bakanlık mı? Kimine göre öyle, kimine göre böyle. Ama sonuç olarak kaybeden, yine ülke oluyor… Bu tartışmaların arasında 17 Aralık 2011’de bu sayfadan yazdığım bir yazımı yeniden sizlerle paylaşmak istedim. Belki yaşananlara bir ışık olur düşüncesiyle… O, BENİM BABAMDI… Geçenlerde, “49 yıllık öğretmenlikten sonra emekliye ayrılırken, sütten yeni kesilmiş çocuğun duyduğu acıyı duydum” diyen rahmetli Orhan Seyfi Arı’nın, yarım asır sürdürdüğü mesleğinden emekli olduktan sonra yazdığı ve ölümünden bir hafta önce tamamladığı “Gençlere Öğütler” isimli kitabıyla ilgili haberi okudum Kıbrıs Gazetesinde… “Derviş Moreket’ten paha biçilemez sözler” başlığı dikkatimi çekti. Bahsettiği kişi benim babamdı… Bu köşeyi kişiselleştirmekten hiç hoşlanmam. Ama bugün eğitimin geldiği noktayı gördükten sonra, bundan 50 yıl önce, bir öğretmenin yaşadıklarını herkes de bilsin istedim… Orhan Seyfi Arı Öğretmen Koleji son sınıfta yaşadığı bir olayı şöyle aktarmıştı:

“15 günlük yılbaşı tatilim için küçük köyüm Lapityu’ya gittim. Köyün öğretmeni lise arkadaşlarımızdan Derviş Moreket’ti. Lisede iken benden üç sınıf yukarıda, hepimizin sevdiği bir ağabeyimizdi…
Onu Kıbrıs’ta büyük küçük herkes tanıyor, pek seviyordu. Daima gülen yüzü, şen ve şatır bir tavrı vardı. O Kıbrıs’ın nadir yetiştirdiği futbol yıldızlarındandı. Hem Türk Lisesi’nin hem de Kıbrıs Türk Spor Kulübü’nün en güzide oyuncularındandı. Kıbrıs’ın biricik Moreket’i idi o…
Yıllar geçti, Moreket öğretmen oldu ve şimdi köyümde bulunuyordu. Köyümde geçireceğim bu tatil günlerinde en çok onunla beraber olacaktım. Haftalarca yağışlı geçen ağır bir kıştı o sene. Bir gün evimizde pişen biraz çorbayla biraz yemeği Moreket’le beraber yiyelim dedim. Hazırlanıp ona gittim. Evlerimiz yakındı.
Ben, Moreket beraberce bir yemek yiyelim, demi hazır olanlardan bir şeyler getirdim dedim. O, zahmet ettin Orhan, ben de yemeğe hazırlanıyordum dedi. Masayı odanın ortasına çekti, üzerini birkaç gazete ile örttü ve benim getirdiklerimle beraber bir miktar zeytini de masanın üzerine koyarak ‘ Haydi gel Orhan’ dedi. Ben ‘Bu soğuk günlerde yemek pişirmek herhalde zor oluyor’ dedim. O, ‘Yok Orhan islimim on günden beridir bozuktur. Tamir ister. Bu kötü havalarda köyden çıkıp kasabaya inemiyor kimse, öylece duruyor. Odunlar da adam akıllı ıslandı, bir türlü yakamadım dedi. Ne yiyecektin Moreket bugün dedim. O, ‘Allah’a şükür birkaç şişe pekmezim, biraz zeytin, biraz hellimim var. Muhtar Mehmet Efendi ve senin peder ara sıra hatırımı sorarlar, sağ olsunlar’ dedi. Sofraya oturduk. Daha başlamadan, yatağa yağmur damlamaya başladı. Kalktık yatağın yerini değiştirdik ve tekrar masaya oturduk. Moreket hem yiyor, hem konuşuyor hem de gözünü karyoladan ayırmıyordu. Ve şöyle devam etti: Akşam hiç uyamadım. Bizim tavan delik deşik. Karyolayı neye çektimse olmadı. Yorgan adamakıllı ıslandı. Hesapta burası iyiydi. İşte burası da akıtıyor. Anlaşılan havalar açmadan rahat edemeyeceğiz dedi.
Okul hatıralarımızdan, okul arkadaşlarımızdan konuşa konuşa yemeği bitirdik. Ben onun ev durumuna çok üzülmüştüm. Moreket çok iyi yetişmiş bir şehir çocuğuydu. Dağ başındaki bu ıssız yer ona göre değildi. Moreket dedim sana başka bir okul bulunamaz mı? O, Yok Orhan vatanın her yeri bizim için birdir. Sen gitmezsen, ben gitmezsem kim gidecek? Bu küçük fakir köyün çocukları ne olacak diye cevap verdi. Mahcup oldum, sustum.
Öğretmenlik mesleğine hazırlandığım sıralarda bu kıymetli meslektaşımdan duyduğum paha biçilemez sözler, yıllar sonra beni bir yanılgıdan kurtardı, bana teselli oldu. 1953 yılında Baf kasabasında, yeni açılan Akıncılar Ortaokulu’na naklim istenmişti. Bütün zorlamalara rağmen olumlu cevap veremedim. Çünkü Baf’ı çok seviyordum. Sonradan büyük zorlamalar sonucu Akıncılar’a gittim.
1953 Baf depreminden dolayı çoluk çocuk hep dışarıda olduğumuz için durum perişandı. Ailemi çadır altında bırakıp Akıncılar’da işe başladım. Yaşamaya alışkın olduğum yerlerden çok farklı bir yerdi burası. Bir an ben, suyu, elektriği olmayan, yolları berbat, ağaçtan, çiçekten yoksun bu köyden ailemle nasıl yaşarım diye düşünürken ideal öğretmen Moreket’in 13 yıl önce bana söylediklerini hatırladım. Böylece oraya gitmemek için yaptığım isyandan mahcup oldum ve büyük bir şevkle çalışmaya koyuldum. O zaman okuması yazması çok az olan Akıncılar köyünün temiz Anadolu köylüsünden farkız olduğunu gördüm.
Akıncılar köylüsü, medeni diye bilinen yerlerdeki pek çok insanın sahip olmadığı güzel hasletlere sahipti. Bu yüzden de çalışmaya güç buldum. Akıncılar köyünde de mesleğimin en tatlı anılarını yaşadım. Çok çalıştığıma ve faydalı olduğuma inanıyorum. Köyden ayrıldıktan 30 yıl sonra dahi ben ayrıldıktan sonra doğanların bile beni tanımaları ve benden bahsetmeleri bunun bir kanıtı olsa gerek. Savaş zamanında vatanı korumak elbette ki şarttır. Fakat barış zamanında vatanı korumanın tek silahı okumaktır. Böylelikle Moreket gibi daha sözü edilmeyen kaç mücahidimiz var kim bilir. Kıbrıs toplumu elli yıl içerisinde sıfırdan bu mutlu yıllara ulaşmışsa elbet bu isimsiz mücahitler sayesinde olmuştur. Yaşayanlara hürmetler, göçenlere rahmet olsun. Yarım asırdan önce yine bu topraklar üzerinde yaşanan ‘bir öğretmen’in gerçek hikayesiydi okuduklarınız… Bugünü ve elli yıl öncesini düşündüm. Milli Eğitim Bakanını, öğretmenleri ve öğrencileri düşündüm. Babam, hayatını, vefat ettiği 1971 yılına kadar, gezdiği onlarca köyde, yüzlerce öğrencisini geleceğe en iyi şekilde hazırlamaya adadı. Eylül 1971’de göçüp gittiğinde, bize her zaman gururla taşıyacağımız tertemiz bir soyadından başka bir şey bırakmadı. Ama bıraktığı o ‘miras’ o kadar büyüktü ki, 4 kardeş ve 6 torun 40 yıldır bitiremedik. İşte ben böyle bir babanın çocuğuyum…”

YERİN KULAĞI VAR
HAYDİ HAYIRLISI: Uzun yaz tatilinin ardından KKTC Meclis’i bugün yeniden start veriyor. Hükümette yaşanan istifa krizi, Nisan ayında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri bu döneme damga vuracağa benziyor. Hükümet ortakları arasındaki uyumsuzluklar, sendikaların talebi ise bu dönemin tuzu biberi olacağa benziyor. Sözün kısası ilginç ve çok konuşulacak bir dönem bizi bekliyor. Ne diyelim hayırlısı olsun…
HİÇ AKLINDAN ÇIKMIYOR Kİ: Siz bakmayın Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nun, “Şu anda seçimi düşünecek noktada değilim” dediğine. Hiç aklından çıkmıyor ki… Adaylığı konusundaki senaryolar çoktan yazıldı. Baksanıza UBP daha şimdiden Eroğlu’nun adaylığı için ilçe toplantılarına başladı. İddia o ki, yakında UBP örgütleri aday olması için sarayın kapısında, ikna mitingleri düzenlemeye hazırlanıyorlar.

TAÇOY HAZIR: Daha bir gün önce Halkın Sesi’nden Züleyha Kahraman’a bazı bakanların sendikalardan çekindiğini, eğitimde sendikanın ağırlığının azaltılması gerektiğini söyleyen Hasan Taçoy, dün DP-UG’yi ziyaret eden KTOEÖS heyetine, “sorunun çözümü için elini taşın altına koymaya hazır olduğunu” söylemiş. Anlaşılan Hasan Taçoy Eğitim Bakanlığı’na şimdiden ısınmış. Kendini DP-UG’nin “hükümette olmayan kanadı” olarak niteleyen Taçoy, bu kanadın hükümetin icraatlarından rahatsız olduğunu da söylüyor. Kendisi aynı hükümette bakan olunca, bu rahatsızlıklar otomatikman ortadan kalkacak herhalde…

BULUN O DEVLET MEMURLARINI BAKALIM: İskele Kaymakamı, “İzinsiz ağaç budamak, odun taşımak yasaktır. Bunu yapanlar kaymakamlığımıza bildirildiği takdirde, haklarında yasal işlem başlatılacaktır” diyor. Diğer taraftan Orman Dairesi Müdürü de, “Devlet memurları izinsiz ağaç kesiyor” demekte. İşte ihbar. Haydi düşün peşlerine, bulun o devlet memurlarını cezalandırın. Kamuoyuna da haber verin, görelim…

DOKTOR YERİNE KARANFİL: Sağlık Bakanı Ahmet Gülle bayram nedeniyle hastaneleri ziyaret ederek, hastalara karanfil dağıtmış. Hastanelerde doktor, hemşire eksikliğinin tavan yaptığı, kanser vakalarının her yıl katlanarak arttığı bir ülkenin Sağlık Bakanı, keşke karanfil yerine hastalara gelecek için umut dağıtabilseydi. Hastalar, doktor ve ilaç yerine bakanın verdiği karanfilleri koklayarak iyileşirler inşallah…
ÇALIŞMAKTAN HELAK OLDULAR: DP-UG Genel Başkanı, Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş köy ziyaretlerine başlamış. Denktaş, ziyaretlerde yaptığı konuşmada, sorunların çözümüne katkı sağlamak adına durmadan çalıştıklarını söylemiş. Ne kadar çok çalıştıklarını, son bir yıldır ülke için neler yaptıklarını hepimiz görüyoruz. Çalışmadan, yemek yemeye bile fırsat bulamıyorlar neredeyse. Bereket versin önümüz bayram da, belki biraz dinlenirler. İnsanın ülkesi için bile olsa, bu kadar çalışmasına can mı dayanır…

ZİRVEDEKİLER
Menteş Gündüz: DP-UG Milletvekili ve Arabacıoğlu’nun istifasıyla birlikte adı bakan adayı olarak geçen Menteş Gündüz, “göreve hazır” olduğunu açıklamış. Gündüz, birçok alanda tecrübelerinin olduğunu, bir dönem Türk Maarif Koleji’nde OKUL AİLE BİRLİĞİ BAŞKANLIĞI da yaptığını söyleyerek, göreve sıcak baktığını da ifade etmiş. Bu birikim ve tecrübe ile eğitimi uçurur vallahi…

DİPTEKİLER
Çevre ve Doğal Kaynaklar Bakanlığı: Bakanlık, Dipkarpaz Belediyesi’nde eşekler ve kaplumbağaların bakımından sorumlu olan memurlarını odun kesmeye göndermiş. Kaplumbağalar bir yolunu bulup denize indiler ama eşekler açlık ve susuzluktan ölmek üzereymişler. Aklıma AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Komiseri Stefan Füle’nin Cumhurbaşkanı Eroğlu’na yazdığı o ağır mektup geldi. Hani verilen paranın akıbetini soruyordu. O paranın içinde eşekler konusu da vardı. Finansmanı da çıkmış bir projeydi ama bir türlü sonuçlanamamıştı. Yazıklar olsun demekten başka bir şey gelmiyor elimden…