
Evin önünde dururken, “kiremit” aradınız mı hiç?
Kiremidi dokuz parçaya ayırıp, üzerine de güzel bir çakıl taşı…
Patlak bir top…
İkiye ayrılan bir takım…
Ve coşku ile “miloooooooo” diye bir bağırma…
Ya o uzun eşeğin keyfi…
Lise bitene kadar oynadık onu…
Köy meydanında, koca koca adamlar, bağıra çağıra: “Kılıç mı topuz mu?”
“Yastık” olsa bir bela, altta kalsan başka…
Hele o alttaki, “bildiyse” yapılanı…
Yastık olana bakıp, “sen mi işaret ettin elinle” kavgamız…
Topaç çevirdiniz mi?
İlk gördüğüm topaç, tahtadandı… Ucunda da küçük bir demir parçası…
İpi de bala ipi…
Çevir babam, çevir…
Bala ipi dedim de…
Ne kıymetliydi bala ipi…
İp mi atlayacaksınız?
Toplayın bala iplerini… Örmeye başlayın…
Ne kadar ağırsa o kadar iyi…
Sadece atlayacağımız ipi yapmazdık bala ipinden…
Mahallede sahamız vardı.
Futbol sahamız…
“Harman” derdik biz.
Harmana kale yapımı…
İki büyük yağ tenekesi bul…
İçine karşılıklı direkleri dik, taşla sıkıştır…
Üzerine de sağlam bir ip çek…
Allahh…
İpe vuran top içe mi düştü, dışa mı düştü diye başlardı kavga.
Üst direk, takta ise çok lüks bir saha olurdu.
Malum, Alaniçi’nde büyüdük. Birçok yıkık ev vardı…
Bu evlerden topladığımız alçı kütlelerini sabırla, taşla ezerdik…
Sonra, “harman” dediğimiz alanı çizmeye başlardık, saha gibi…
Saatlerce futbol… Ne yemek, ne ekmek… Sadece su…
Hele hele terli terli gelinen evde, şişeden kafaya dikilen su…
Çabuk çabuk bir dilim ekmek… Çeşmeden ekmeğin üzerini ıslat… Bir avuç da şeker al, at ekmeğin üzerine…
Bir mangal kebap olsa, ne fayda…
Yakan topu hatırladınız mı?
Biz mahallede oynardık, orasını geçtim…
Okullar arası yakan top maçı yapardık…
İki saha…
Saha dışında iki tane top atıcı…
“Vurulan yanar…”
Futbol kadar zevkliydi, değil mi?
“Yağ satarım bal satarım, ustam öldü ben satarım…”
Hatırladınız değil mi?
Arkadaşlar bir grup oturur, halka şeklini alır…
Sen elinde mendil… Hoplaya zıplaya…
“Mendili birinin arkasına bırak…”
Onun haberi yok…
Çağlaya çağlaya, coşa coşa oynanırdı…
“Bir mendil” yeterdi, saatlerce oynamamıza…
Ya saklambaç?
Duvara yumulurduk…
“1’den 10’a kadar say…”
“10, 10 yüze kadar say…”
Kulaklar ayak patırtısında…
Sen mi göreceksin yoksa o mu gelip duvara “tükürecek…”
Koptum gidiyorum bugün…
Buradan park yerine inip, bir ayak çizesim var…
Konu şu ki…
Hepsini oynayarak büyüdüm… Ne yemek, ne ekmek vardı akılda… Hep hedefe kilitli…
Topacı en hızlı sen çevir…
9 taşta milo diye bağır… Pirilileri üçgenden çıkar, biriktir, en çok pirili sende olsun…
100’e kadar say, ip atla…
Uzun eşek, “kılıç mı topuz mu” diye bağır, arkadaşının düşmesini seyret…
Hele mahalle maçları… 3 korner 1 penaltı… 5’te haf tayım 10’da biter… “Her şeyde birin…” Penaltı benim, kale vuruşu benim, korner benim… Ve daha neler neler…
Hepsini biliyoruz değil mi bu oyunların?
Neye yarar?
Çocuklarımız hangisini biliyor?
Hangisini oynuyor?
Aynı heyecanı, aynı keyfi yaşasa ya mahalle aralarında çocuklarımız…
Facebook’ta gördüğüm bir resme takıldı dün tüm gün gözüm…
Haksız mıyım?
































