Kuzey Kıbrıs’ta pandemi sonrası dönemde kontrol edilemeyen hayat pahalılığı ve kronikleşen enflasyon, artık teknik bir ekonomi verisi olmaktan çıkmış; sosyal devletin vatandaşının beslenme hakkını koruma sorumluluğunu yerine getiremediği yapısal bir yönetim krizine dönüşmüştür. Ekopolitik bir perspektifle bakıldığında devlet; sadece vergi toplayan bir mekanizma değil, piyasadaki dengesizlikleri halk lehine düzenleyen ve temel gıdaya erişimi güvence altına alan bir iradedir. Bugün yönetenlerin en büyük hatası, piyasadaki “yasakçılığın” yerli üreticiyi koruduğunu sanmasıdır. Oysa bu yasakçı zihniyet, sosyal devletin boş bıraktığı alanda devasa bir “kaçakçılık ekonomisi” yaratmış ve Kuzey Kıbrıs tüketicisinin alım gücünü bizzat devlet eliyle Güney ekonomisine transfer etmiştir.
Rakamların Soğuk Gerçekliği: Bir Beslenme Yoksulluğu
Meseleyi siyaset biliminin ve ekonominin rasyonel diline, yani rakamlara döktüğümüzde karşımıza çıkan tablo bir “idari acziyet” belgesidir. Bugün Kıbrıs’ın kuzeyinde et fiyatları, rasyonel piyasa gerçeklerinin ve dünya standartlarının fersah fersah üzerindedir.
- Güney ile Uçurum: Güney komşumuzda et, kuzeye kıyasla %80 daha ucuzdur. Bu fark sadece bir fiyat etiketi değil; sosyal devletin piyasayı dengeleme görevindeki başarısızlığının Güney’e sunduğu bir ikramiyedir.
- 30 Gramlık Dram: Türkiye’de kişi başı kırmızı et tüketimi yıllık 30-40 kg, AB’de ise 60-80 kg bandındayken; bizim 700 binlik nüfus projeksiyonumuzda karşımıza çıkan yıllık 11 kg, yani günlük 30 gramlık trajik veri, halkın protein yoksulluğuna itildiğinin matematiksel kanıtıdır.
Daha sarsıcı olan gerçek ise; Nüfusun temel gereksinimleri analiz edildiğinde, Güney’den gelen kayıt dışı et miktarının, yıllık toplam yerli üretimimizin üzerine çıktığı görülmektedir. Bu veri, yerli üretimin piyasayı beslemekten ne kadar uzak olduğunun ve halkın en temel ihtiyacının kayıt dışı kanallara bizzat otorite boşluğuyla itildiğinin tescilidir.
Yasakçılığın Yarattığı Kaçakçılık; Bir Ekopolitik Paradoks
Hükümet, yerli üretimi koruma iddiasıyla et ithalatına barikat kurarken, aslında en büyük darbeyi halk sağlığına ve ülke esnafına vurmaktadır. Burada karşımıza çıkan en acı tablo şudur. Yasakçılığın yarattığı kaçakçılık. Devlet, piyasayı rasyonel yöntemlerle (kontrollü ithalat ve maliyet sübvansiyonu) dengelemek yerine yasaklara sığındıkça, kayıt dışı ekonomiyi bizzat kendi eliyle beslemektedir.
Bu durum, Kuzey Kıbrıs ekonomisi için büyük bir fırsat kaybıdır. Tüketici potansiyelimiz, doğru bir ekopolitik vizyonla yerli esnafı ve üreticiyi büyütecek bir “cansuyu” olması gerekirken; yanlış fiyat politikaları yüzünden Güney ekonomisine transfer edilen bir servete dönüşmüştür. Tüketicinin Güney’i bir “fırsat kapısı” olarak görmesi, halkın ayıbı değil; bu halkı kendi toprağında “fiyat mültecisi” durumuna düşürenlerin başarısızlığıdır. Kasap esnafı kepenk indirirken, toplumun kısıtlı alım gücü sınırın ötesindeki esnafı ihya etmektedir.
Yapısal Çözüm: Korumacılıktan Verimlilik Odaklı Reformlara
Sosyal devletin asli görevi, halkın alım gücünü koruyarak temel gıdaya uygun fiyatla ulaşmasını sağlamaktır. Bu hedef için şu ekopolitik adımlar artık bir tercih değil, zorunluluktur:
- Verimlilik ve Kapasite Artırımı: Hayvancılıkta üretim safhasındaki girdi maliyetleri (yem, enerji, lojistik) doğrudan sübvanse edilmelidir. Sübvansiyonlar, “mevcut pahalılığı fonlamak” için değil, “birim maliyeti dünya standartlarına çekmek” için bir kaldıraç olarak kullanılmalıdır. Verimliliği artırıcı modern hayvancılık yöntemlerine geçiş için kapasite artırımı girişimleri derhal devreye alınmalıdır.
- Kontrollü Karkas Et İthalatı: Dünyadaki başarılı örneklerde olduğu gibi, belli dönemlerde denetimli ve sağlıklı karkas et ithalatına izin verilmelidir. Bu hamle; piyasadaki fiyat belirsizliğini dizginleyecek, kayıt dışı rantı kurutacak ve kasap esnafının tezgahına yeniden can suyu olacaktır. Kasap esnafının bu varoluş mücadelesi, tüketici tarafından da desteklenmeli ve “sağlıklı beslenme hakkı” ortak bir paydada buluşturulmalıdır.
Bir Halk Sağlığı ve Görev Bilinci Eşiği
Sosyal devletin onuru ve yönetim iradesinin gerçek anlamı; vatandaşını sınır kapılarında çaresiz bırakmaktan değil, halkın tabağındaki yemeği sağlıklı, ulaşılabilir ve sürdürülebilir kılmaktan geçer. Devlet mekanizması, halk sağlığını ve beslenme güvenliğini her türlü lobi faaliyetinin ve statükonun üzerinde tutmakla mükelleftir.
Eti bir “lüks” olmaktan çıkarıp “temel hak” haline getirmek için kontrollü ithalat kapısını açmak ve yerli üretimi verimlilik ekseninde modernize etmek, ekopolitik rasyonalitenin tek yoludur. Aksi takdirde, devletin yasakçı politikalarıyla beslenen “kaçakçılık ekonomisi”, sadece bir ekonomik başarısızlık değil, sosyal devlet bilincinin tamamen terk edildiğinin tarihi bir vesikası olarak kalacaktır.
Vakit, mazeretlerle günü kurtarma değil; esnaf ve tüketici iş birliğiyle halkın geleceğini, sağlığını ve ekonomisini koruma vaktidir.


































