II. Bölüm
Kıbrıs meselesini yalnızca iki toplum arasındaki bir anlaşmazlık olarak görmek artık eksik bir okumadır. Yarım asrı aşan çözümsüzlük, yalnızca diplomatik bir donmuşluk değil; çok katmanlı bir zaman yönetimi meselesidir. Çünkü uluslararası ilişkilerde zaman tarafsız değildir. Zaman, bazı taraflara avantaj üretirken, bazı taraflar için birikimli maliyet anlamına gelir.
Bu maliyeti anlamak için önce yerel aktörlere bakmak gerekir.
Kuzey Kıbrıs’ta çözüm süreci zaman zaman siyasal irade göstermiş, zaman zaman ise iç politik dalgalanmaların gölgesinde kalmıştır. Parlamenter sistem içinde Cumhurbaşkanı ile hükümetin her zaman aynı istikamette olmaması, çözümün süreklilik kazanmasını zorlaştırmıştır. Bu durum demokratik çeşitliliğin doğal sonucu olabilir; ancak çözüm gibi tarihsel bir mesele söz konusu olduğunda kurumsal istikrarın eksikliği zamanın maliyetini artırmıştır.
Yerel liderlikler çözümü dönemsel bir gündem değil, kalıcı bir siyasal yönelim haline getiremedikçe, zaman Kuzey açısından aşındırıcı işlemiştir.
Demografik yapı değişmiş, genç nüfusun önemli bir bölümü adayı kalıcı bir gelecek alanı olarak görmemeye başlamış, ekonomik kırılganlık kronikleşmiş ve uluslararası alanda hareket alanı sınırlı kalmıştır. Yarım asırlık süreç, Kıbrıslı Türklere uluslararası tanınmamışlık, doğrudan ticaret kısıtları ve siyasal belirsizlik üretmiştir.
Buna karşılık Güney, uluslararası hukukta Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanınmış ve 2004 yılında Avrupa Birliği üyeliği ile meşruiyetini kurumsal bir çerçeveye taşımıştır. Bu durum yalnızca ekonomik entegrasyon değil; siyasal güven ve uluslararası görünürlük kazandırmıştır.
Bu tablo, çözümsüzlüğün asimetrik etkisini göstermektedir.
Ancak mesele yalnızca iki toplum arasındaki fark değildir. Garantör ülkelerin öncelikleri ve uluslararası sistemin fayda ilişkileri de zamanın yönünü belirlemiştir. Bölgesel güç dengeleri, Doğu Akdeniz’deki enerji arayışları, Türkiye–AB ilişkileri ve küresel güvenlik hesapları Kıbrıs meselesini bir jeopolitik dosya haline getirmiştir.
Bu çerçevede çözümsüzlük, bazı aktörler için yönetilebilir bir durum olarak görülmüş; acil çözüm gerektiren bir kriz olarak algılanmamıştır. Statüko, uluslararası sistem içinde “kontrollü bir istikrarsızlık” biçiminde taşınmıştır.
İşte burada zamanın maliyeti ortaya çıkmaktadır.
Yarım asır boyunca Kıbrıslı Türkler uluslararası sistem dışında kalmış; Kıbrıslı Rumlar ise uluslararası meşruiyetlerini pekiştirmiştir. Bu durum hukuki bir zemine dayanmaktadır; çünkü uluslararası hukukta Kıbrıs Cumhuriyeti meşru devlet olarak kabul edilmektedir. Ancak uluslararası ilişkiler yalnızca hukuk üzerinden işlemez.
Real politik, uluslararası sistemin vazgeçilmez gerçeğidir.
Uluslararası hukuk bir çerçeve sunar; fakat çözümler çoğu zaman güç dengeleri, stratejik çıkarlar ve karşılıklı rasyonalite üzerinden şekillenir. Bu nedenle çözüm sürecinde tek kriter salt hukuki statü olamaz. Hukuk, siyasal gerçeklikten kopuk şekilde kalıcı barış üretmez.
Bu durum Kıbrıslı Türklerin dünya halkları arasında yer alma hakkını ortadan kaldırmaz. Tersine, çözüm sürecinin eşitlik temelinde yürütülmesi gerektiğini daha da açık hale getirir.
Zamanı yönetmeye çalışan tarafın da zaafları vardır.
Güney açısından bakıldığında uluslararası meşruiyet avantajdır; ancak çözümsüzlüğün devamı Doğu Akdeniz’de kalıcı güvenlik riskleri, enerji iş birliği potansiyelinin sınırlanması ve Türkiye ile ilişkilerde sürekli gerilim anlamına gelmektedir. Uluslararası sistem içinde tanınmış olmak, bölünmüşlüğün maliyetini sıfırlamaz.
Kuzey açısından ise çözümsüzlük siyasal özgüven kaybı ve demografik aşınma üretmiştir. Ancak bu durum, çözüm iradesinin daha güçlü bir toplumsal motivasyona dönüşmesi için de bir zorunluluk yaratmaktadır.
Bu nedenle mesele “kim kazandı, kim kaybetti” sorusuna indirgenemez.
Barış ve çözüm bir tarafın galip gelmesiyle oluşmaz. Eğer çözüm bir tarafın zaferi, diğer tarafın yenilgisi olarak kurgulanırsa, ortaya çıkan yapı kalıcı olmaz. Kalıcı barış ancak düzenlenmiş, kurumsallaşmış ve karşılıklı güven üreten bir modelle mümkündür.
Federal çözümün rasyonel zemini tam da buradadır. Bu model bir ödül ya da ceza sistemi değildir; iki toplumun siyasal eşitliğini kurumsallaştırma girişimidir. Meşruiyetin tek taraflı değil, paylaşılan bir zeminde yeniden inşasıdır.
Yarım asırlık zamanın bize öğrettiği gerçek.
Statüko sürdürülebilir değildir.
Asimetri kalıcı değildir.
Zaman birikimli maliyet üretir.
Eğer taraflar bu maliyeti görmezden gelmeye devam ederse, aşınma derinleşir. Eğer maliyet kabul edilir ve ortak sorumluluk zemini oluşturulursa, dönüşüm mümkün hale gelir.
Bu noktada hem yerel liderliklerin ve garantörlerinde uluslararası yapının şu gerçeği göz ardı etmemesi gerekir.
Kıbrıs meselesi yönetilecek bir dosya değil, çözülecek bir meseledir.
Zamanı kontrol ettiğini düşünen taraflar dahi, uzun vadede zamanın ürettiği yeni dengeler karşısında zafiyet yaşayabilir. Çünkü uluslararası ilişkilerde durağanlık yoktur; yalnızca ertelenmiş dönüşüm vardır.
Dolayısıyla asıl soru artık; Bu yarım asırlık zamanın maliyeti kabul edilerek ortak bir çözüm iradesine mi dönüştürülecek,yoksa her taraf kendi avantajını korumaya çalışırken birikimli kayıp mı derinleşecek?
III. Bölümde bu sorunun cevabını, liderlik ve uluslararası sorumluluk ekseninde tartışacağız. Bölümde “Çözümün Kurumsallaşması, Liderlik, Uluslararası Sorumluluk ve Yeni Dış Politika Doktrini” başlığıyla devam edecegiz.
Mahmut Kanber


































