UBP Hükümet ortağı olmasına karşın ayni zamanda “Parti Meclisi” ve Meclis’teki milletvekilleri ile “müzakerelere sürecine” muhalif durumundadır. Hem de zaman zaman Sn. Akıncı’nın süreç konusunda kendilerini bilgilendirmesine karşın! Tabi bu muhalefet “Akıncı’lı müzakerecilerden” çok “Anastasiadis’li Rum müzakerecilere” yöneliktir.
Ancak UBP’nin Kıbrıs siyasi sorununa CTP yahut TDP gözlüğü ile bakmadığı da bir başka gerçektir. Hele Sn. Akıncı’nın Sol misyona sahip oluşu ve çözüme KKTC’nin yaşatılması yahut “konfederal sistem” açısından değil, “birleşik Kıbrıs” inancında Federal sistemi savunması söz konusu iken UBP’nin doğal olarak ayni paralelde görüş birliği taşıması mümkün değildir.
Ancak masadaki “pazarlık” her iki tarafın “kazanımları” ile olası “kayıpları” üzerine gelişmektedir. UBP’nin muhalefetini besleyen de işte bu pazarlıktan kaynaklı “korkularla kuşkulardır.” Nitekim:
“RUM TARAFININ AKLI:” Geçtiğimiz gün UBP milletvekili Ersin Tatar yaptığı bir yazılı açıklamada “Rum tarafının aklı gerçeklere dayalı bir anlaşmada değildir” dedi ve ekledi: “Kıbrıs Cumhuriyeti avantajlarını Kıbrıs Türklerinin aleyhine kullanmaktadır!”
Tatar ayrıca “Rum tarafının Eylül ayında hidrokarbon yataklarında yeni kazılar başlatacağı şu an ise 3. Tur ruhsatlandırma çalışmalarını sürdürdüğünü hatırlatıp, buna paralel olarak Türkiye ile Kıbrıs Türk tarafının da daha önce aralarında imzaladıkları anlaşmada da yeni adımlar atması” gerektiğine vurgu yaptı.
IRGALAMIYOR MU? Gözle görünen elle tutulan sorunu barışçı çözüm uğruna gündemden uzak tutmak yanılmıyorsam ve Tatar’ın da ifade ettiği gibi adanın tek devleti oluş ve Kıbrıs Cumhuriyetini temsil ediş avantajını kullanan Rum tarafını çok da ırgalamıyor! Hatta gitgide “adanın asıl egemeni biziz, çözüm olacaksa bu egemenliğimiz tescil edilmelidir” havalarına girmektedir! Nitekim dün ve geçtiğimiz günlerde Akıncı’nın açıklamalarını değerlendirirken, kendilerinin de benzer sıkıntıları olduğunu anladıktı. Ne var ki AB’yi BM’leri arkasına alarak, istediği ülke ile ikili anlaşmalar yaparak, siyasi ve ekonomik yönden devlet oluşunun tüm dünyasal avantajlarını kullanarak hareket eden, müzakereleri de bu avantajlarıyla sürdürmek isteyen Rum tarafına “dur” demek, tutun ki şu anda bizim harcımız değildir.
FAKAT TÜRKİYE’NİN HARCIDIR: Çünkü bizi tanıyan tek devlettir. Mesela 22 Eylül 2014 tarihinde imzalanan ve Meclis tarafından onaylanan anlaşmaya uygun olarak Doğu Akdeniz’de enerji araştırmalarına yeniden başlanabilir… En kısada sürede İsrail’le yeniden oluşturulacak ikili ilişkilerle Doğu Akdeniz’de güç kazanacak olan Türkiye KKTC’yi de içine alacağı “ittifaklar” arayışına girebilir…
Türk tarafının bu girişimlerine kısasa kısas olarak bakmamak gerekir. Zaten bunu demek istemiyoruz. Fakat müzakere masasında “kurucu devlet” olarak görüşüyorsak Kuzey’deki varlığımızı koruyup idame ettirmek zorundayız. Türkiye ile ikili ilişkileri artırmak bunun için çok önemli ve gereklidir.
**********
TARIMA DÖNÜLÜRKEN: (NE OLMAMIZ GEREKTİĞİNİ ARTIK BİLMELİYİZ!)
“Ne olmamız gerektiğini” 1974’den önce de tartışıyorduk.. Nitekim 1974’lerden sonra da Rahmetlik Denktaş’ın ne zaman siyasi sorunun gidişatına canı sıkılsa hiddetle kızaran yüzünü Türkiye’ye döner, “söylesinler bu adada neyiz? Deve kuşu mu yoksa kuş mu” derdi? Fakat asıl sorgulayıcı halktı. Şöyle ki:
“Evet Kuzey’e geldik. Yerleştik, Yönetimdik Otonom Devlet, Federal Devlet derken Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini ilan ettik. Ama ne olduk?”
Doğrusu ya cevabını veremiyorduk. Çünkü sorun “siyasi egemenlikle özgürlüğü” aşıyor “ekonomik gelişmişlik” sorununa takılıyordu! Yani devlet olmak var olmağa yetmiyordu. Buna karşın:
Evet Kıbrıs Türk halkı olarak daha 1969’larda fark etmiştik, “ekonomide büyümezsek Rum sultasından kurtulamayacağız!” Bu da “ha siyaseten Rum egemenliğinin altına girmişiz ha Rumun ekonomik monopolüne” gerçeğinden başka bir olayı çakmıyordu! Bu nedenle Rum’un ticari tekelinden kurtulmak için “Türkten Türke” kampanyaları başlatıldıydı. Kısaca anlıyorduk ki ekonomi yoksa egemenlikle özgürlük de olmaz. Bu KKTC’ için de böyledir dünyadaki geri kalmış ülkeler için de! Fakat:
NE İSTEDİĞİMİZİ BİLMEK: Köyler boşandı diyoruz. Gençler kentlere taşındıkça topraklar boş kalıyor. Çünkü hâlâ karar veremedik:
Tarım ülkesi mi olacağız?
Veya büyüğü olamayacağına göre “küçük sanayi” ülkesi mi?
Yoksa kalkınmanın lokomotifi denilen turizm ülkesi mi?
Yahut artık şurada burada zırt pırt mantar gibi biten üniversiteler adası mı olacağız?
Hepsi mi? Zaten yanına ünlü kumarhanelerimizi de alarak hepsi var! Var ama mesela “ihracatı olmayan memleketin üretimi ile ekonomisi de olmaz” düsturundan yola çıkarak diyoruz ki bir ara en büyük ihracat kalemimiz hurda demirdi! Şimdilerde hellim ile rakı! Yanlarına portakalımızı enginarımızı falan da koydukta görüyoruz ki yine de başı çeken ihracat ürünlerimiz Tarım’dan kaynaklı olmakta. Kısaca tarım sektörü büyük önem taşıyor. Hükümeti çiftçisi kavga etmeden bu sektörü yeniden yapılandırmalıdırlar.
**********
KISACA TAKILDIĞIM: (KIRSAL’A YNİDEN DÖNÜŞ SEFERBERLİĞİ BAŞLAMALI.) Nihayet Tarım Bakanlığı “Tarımda Reform” dedi. Bundan sonra “asli işi çiftçilik olmayan insanların” Tarım kesimine beleşinden dağıtılan “paralardan” nemalanmalarının önü kapatılıyor. Tabi bilmiyoruz yanı sıra “karma Tarıma” dönülecek mi? Mesela tütün ekimine yeniden başlanmış. TC’den su da geliyor. Bir zamanlar bu ülke sısam, pamuk, burçak, viko, bakla, nohut ekilen, hasadı yapılan ülkeydi.. Yeniden başlanabilir…
FAKAT SORUN BUNLARI DA AŞIYOR: Başında yazdık. Köyler boşandı. Topraklara sahip çıkacak insan kalmadı. Eğer o beğenmeyip dışladığınız TC kökenli aileler ve çocukları da olmasalar bu ülkeye sebzeyi bile ithal edecek duruma düşecektik! Yeni politikalar geliştirmeli kırsal kesimleri modern tarıma açmalıyız. TC’nin suyu bu konuda hem heyecan yaratmalı hem de iştahlarla hayalleri kamçılamalıdır ki üniversite mezunları bile yüzlerini kırsala dönsünler..
Kısaca: Köyleri yeniden “köylüsü” ile diriltmek toprağa kazandırmak gerekir.
































