“Müzakereler referanduma doğru seyrediyor” demek için henüz erken. Çünkü mülkiyetten daha zor olan “toprak konusuna” ellenmedi bile. Ki papara “toprak paylaşımı” yapılırken iki bölge sınırlarının saptanması çalışmalarında kopacak. Her ne kadar müzakerecilerin ellerinde Annan planı gibi bir referans da olsa artık onun da hükmü kalmadı. Çünkü 2004’den bu yana Kuzey o kadar çok değişti ve gelişti ki iade edilecek tek karış toprağında bile Türk halkının teri ile yatırımları vardır. Hatta Rum’un bedelini ödeyip satın alamayacağı gerçeklerde.
TOPRAK SORUNU: Bunu hatırlattıktan sonra klasik anlatımı ile bir başka “toprak” gerçeğine değinelim. “Çoğu savaşlar ulusların egemenlik alanlarını genişletmeleri iştahasından kaynaklıdır. “Daha çok toprak daha çok egemenlik, daha çok egemenlik daha çok toprak!” Kıbrıs’taki toprakları Rum halkı açısından farklı yere koyamazsınız. Adayı Yunanistan’a ilhak etmek yani “Enosis”i gerçekleştirmek için yola çıktı hâlâ sonlandırmadı! Müzakerelerde bu “arzunun” son raundu oynanıyor. Ve bu kez Rum tarafı hem ada egemenliği hakkını üzerine kaydetmeye çalışıyor hem de o egemenliğine perçin atacağı daha çok toprağa sahip olmak istiyor. Bu nedenle diyoruz, toprak sorunu büyük sorundur!. Fakat bu konuya bir nokta koyarak bir başka konuya atlamak istiyorum.
“ANLAŞMA KOLAY” MI? Geçtiğimiz gün Cumhurbaşkanı Akıncı Siyasi parti temsilcilerini müzakereler konusunda yeniden bilgilendirdi. Bu toplantıdan sonra bir açıklama yapan DPUG Genel Başkanı Serdar Denktaş “süreç sonucunda anlaşma da referandum da olabileceğini ancak esas anlaşmanın masada değil, uygulamada olacağını” söyledi. Bu söylemi de parti gazetesinin manşetinde, “anlaşma kolay, yaşatmak mesele” ifadesiyle yer aldı.
Doğrudur. Fakat imzalanacak ve referandumdan geçecek “anlaşmanın” uygulama aşamasında ayrıca büyük fedakârlıkları gerektirdiğine inansam da müzakere safhasının da “kolay olmaması” gerektiğine de inanıyorum.. En azından hani bizim Meclis’ten geçen yasalarımız gibi bir süre sonra “değişiklik” için yeniden masa kurulmasına cevaz vermeyecek bir sağlam anlaşma için. Ki buna Papadopulos “fonksiyonel çözüm” diyordu. Yoksa masada sırf çözümü sağlamak için “AB müktesebatıdır diye “dört özgürlüğü” kayıtsız şartsız çözümün parçası yaparsanız, yahut dönüşümlü Başkanlıkta ısrardan vaz geçerseniz, yahut adanın tüm enerji kaynaklarını federal devletin yetkisine havale ederseniz falan… Evet çözüm kolay olur ama iki günde yıkılır! Eğer söylenmek istenen “kolaylık” buysa pek tabi anlaşmanın uygulanması da Türk halkı açısından bir felaket olur! Sonuçta Kıbrıs Cumhuriyeti gibi iki yılda yıkılıp gidecek bir anlaşma değildir murat edilen. Kısaca müzakere sürecinde sağlanacak anlaşmanın aklı ile siyasi mantığı çok sağlam olmalıdır..
**********
KISACA TAKILDIĞIM: NİHAYET UZLAŞTILAR MI DİYELİM?
Çok dalgalı olduğu dolayısıyle yüzemeyeceğiniz için denize kızdığınız oldu mu? Ben yanına küfürlerimi ekleyerek çok kızdım!
Piknik yaparken ansızın basan yağmurun altında kaldığınızda “doğadan girip bereketinden çıktığınız” hiç olmadı mı?
Yahut çok ama çok aceleniz varken kontrol için sizi durduran trafik görevlisini içinizden boğmak geçmedi mi?
Veya TC’den gürül gürül sular akarken aylardır yönetim kavgası yapan yetkili fakat sorumsuz politikacıları, elinizdeki sopayla döndüre dura, dura döndüre dövmek isteği ile yanıp tutuşmadınız mı?
Bu olumsuz tepkiler insani zaaflarımız da olsalar zararları bizi strese sokmaktan öte değildir. Ki su sorunu ile aylardır bize yaşattıkları olay sonunda yanımıza zararları ile kazınıp kalan o büyük stres oldu! Kızdık, bağırdık, ayvaz gibi elektrik direklerine tos attık… Sonunda toplumu gere çeke zıvanadan kopardılar ve uzlaştık dediler! O uzlaşının ne olduğunu öğreneceğiz de asıl bundan sonra görelim “uygulamasını!”
KISIR HÜKÜMET: (BÜTÇESİ DE KISIR OLUR!) Nitekim geçmiş yıllarla yapılan kıyaslamalarda ilk kez 2016’ya “sıfırla” ifade edilen bu kadar bütçesizlikle girildi.
Dün Havadis gazetesinde Başaran Düzgün bu “parasızlık” olayını türlü çeşitli örneklemelerle yorumlarken şunu da söylüyordu, özetle aktarıyorum: “Çoğu zaman gerçeklerin ışığında entelektüel tartışmalar yaparız ve nasıl da memur devleti olduğumuzu söyleyip dururuz da memurlar ödenmediğinde özel sektörün nasıl perişan olduğunu görmezden geliriz… Yüzlerce, sanat dahil özel sektör memur maaşları üzerinden işini döndürüyor… Ve bu düzen 1974’den beridir böyle sürüp gidiyor…”
Evet tam tamına 1974’den beridir bu ülkenin sosyoekonomik çarkları böyle dönüyor. Devlet memuruna, memur çarşı pazara… Her iki organa da esasında para pompalayan Ankara oluyor. Ve nihayet Ankara’nın da canına tak dediğinde “bakın diyor. Devletçi zihniyetle ne ekonomi olur dolayısıyle ne de kalkınması! Nitekim bu tartışmalar Özal’dan beridir devam ediyor. Rahmetlik buraya geldiğinde olmayan ekonomimize nazire, “sizin dediydi ekonominiz serbest olsun!” Üstelik lafına perçin atmak için Mağusa’da bir de “serbest liman” inşa ettiydi bize… Sevindiydik, Honkonk falan olacaktık diye! Ola ola Türkiye’ye muhtaç bir dide olduk!
NİÇİN ÖZEL SEKTÖR: Türkiye Mali ve eklonomik Protokolleri ile bastırıyor. Özelleştirin diyor. Devlet ne tüccardır ne işletmecidir ne bakkaldır ne sütçü yoğurtçudur.
Eee bakıyorsunuz devlet hepsini geçti “sucu” bile olmuş! Şimdi bu Yönetim mekanizması bir başlasın çalışmaya, bakın bakalım “kaç yüz kişi daha görevli, yetkili, sorumlu” kılıfları ile istihdam edilecek, devletin bütçesinden maaş çekecek! Sonuç? Sonuç ortada artık bu devlet maaşları ödeyemiyor!
Oysa “istihdamlar” gelişen özel sektörle birlikte iyi planlanıp paylaşılsaydı bugün ekonominin çarkları Başaran Düzgün’ün de söylediğince “Devletten memura, memurdan bilumum özel sektöre” tekdüzeliğinin kısırlığında dönmez, “serbest değilse bile kendi içimizde bir piyasa ekonomisi oluşurdu..”
Yine de geç değildir! TC ile imzalanan Mali ve Ekonomik Protokoller uygulansın yeter…
































