Rum liderliği ile Türk liderliği arasında belirgin farklılıkların olması tabi ki doğallığın gereği değildir. Çünkü söz konusu olan ne çoğrafi bölgeler değişimidir ne de iklimler! Canı ile kanı ile dili ile kültürü ile iki ayrı halkın ulusal tarihlerinden kaynaklı siyasi mücadeleleridir. Üstelik ne 1974’de başladı bu mücadele ne de 1963’de. Tutun ki 1571’den beridir vardı!
İşte şimdilerde kökleri asırlık olan bu sorunun iki etnik halkını, uyduruk bir takım siyasi teorilerle adını “birleşik Kıbrıs” koydukları bir “federal sistem” şemsiyesi altında bir araya getirmeye, birlikte yaşamaya zorlamaktadırlar. Bu birlikteliğin güvencesini de her iki halkın AB üyesi olarak zaten söz konusu “müktesebat” içinde yer alacaklarının mantıklı yargısına bağlıyorlar. Bizse başından beridir, “hayır olay ne bu kadar basittir ne de çözümü bu kadar kolaydır” diyoruz..
GELELİM FARKLILIKLARA: Önce son Davos toplantılarından bir örnek vereyim. Yankıları sü-rüyor. Ve bakın iki taraf Davos’a taşınan Kıbrıs’ı kendi siyasi görüşlerinde nasıl değerlendiriyorlar.
Türk Tarafı. Çok yararlı görüşmelerimiz olmuştur. Rum tarafı bizim Davos’ta bir devlet olmadığımızı iddia etse de sonuçta orada Anastasiadis’le hem iki Cumhurbaşkanı olarak eşit muamele gördük, hem de Akıncı’nın şahsında KKTC’nin yüceltildiğine tanık olduk.”
Rum tarafı. Hayır Davos sonuçta bir dünya ekonomik formunun yapıldığı yerdir. Ne Akıncı’nın orada olması tanınmışlığı anlamını çakmıştır ne de KKTC’nin yüceltildiği doğrudur.
Çıkan sonuç: Rum tarafı bir çözüm olasılığında Federal devlette kendisi ile eşit siyasi koşullarda Kurucu Devlet olarak yerini alacak olan Kuzey Kıbrıs’a çözüm olmadan böyle bir “devlet” payesi vermek istemiyor! Davos’ta da “devlet benim” diyor!
Şimdi soralım: Bakın çözüm sonucunda ne olacaktır? “Ben devletim” diyen Rum tarafı adanın tek tanınmış devleti olmaktan vaz geçip Güney’de “kurucu devlet” olarak yerini alırken, “tanımıyorum” dediği Kuzey’deki Türk devleti de “kazandığı tanınmışlık statüsü” ile “kurucu devlet” olarak Rum tarafı ile siyasi eşitliğe yükselecektir…
Bir daha soralım. Sizce Rum tarafı iki asırdır Kıbrıs’a egemen olmak için mücadele ederken, Türk tarafına eşit siyasi koşullarda devlet olmak hakkını bahşetmek için mi mücadele ediyordu? Düşünme hakkınız bakidir!
**********
KOLOMB’UN YUMURTASI: (FAKAT DEVLET YUMURTA DEĞİLDİR!)
Kristof Kolomb’a atfedilen bir fıkra vardır. Bir ziyafette Kolomb demiş ki bu yumurtayı iki ucundan biri üzerinde durdurabilir misiniz? Sofrada olanlar türlü çeşitli denemeler yapmışlar ama yumurtayı dikine durdurmayı başaramamışlar. İddiasını ispat sırası Kolomb’a geldiğinde almış yumurtayı bir ucunu masaya vurmuş, “çat!” Sonra çatlağından dolayı ucunda oluşan çukurunun üzerine oturtmuş.. Tabi yumurta dikine duruvermiş ama itirazlar da gelivermiş. “Fakat bunu biz de yapardık!”
Eee, YAPSAYDINIZ KARDEŞİM! Gene şu su konusu. Son açıklama, TC ile iki yıl önce yapılan anlaşmanın, o dönemde de ilgili Bakan olan Sunat Atun’dan geldi. Açıklamasına göre Kendisinin de Bakan olduğu o dönemde “suyun özel sektöre ihale edileceği, devletin de fiyatı belirleyip denetlerken; ötesi bütün yatırımları, tahsilatları özel şirketin yapacağı” bir model konusunda TC ile uzlaşmaya varıldığını ve bu kararın Meclisten geçtiğini hatırlattı…
Hadi biz de hatırlatalım. Var mı bu ülkede Meclis kararlarının üzerinde devleti bağlayıcı olacak ötesi kararlar?” İki yıl değil, on yıl önce de alınmış olsa, eğer o “yüce” dedikleri Meclis TC’den akacak suyla ilgili bir karar almış ve bu karar geçen zaman içinde “değişikliğe” uğramamışsa geçerlidir, yerine hükmü karakuşi kararlar ikame edilemez!
Nitekim: Bu “değişmediği” için hâlâ Meclis oyları ile meriyetini sürdüren bu kararı Sunat Atun şöyle özetledi: “Dağıtımı özel yapar ama denetim devletindir!” Yani Kristof Kolomb’un yumurtası gibi basit bir realite.. Ki Devlet ne “sucudur” ne de elektrikçi!
Fakat Devlet, evet, bir toplumun dirlik ve düzeninden, yurttaşlarının bir arada demokratik yasalara uygunluğunca istikrar ve güvenlik içinde yaşamalarından sorumludur.. Ki bunları ilkokulda öğrencilere öğretirler.
FAKAT: İşte sorun diyoruz. Vakti zamanının KTHY’ları da devlete bağlı bir kurumdu! Devlet batırdı.. Öncesinde Sanayi Holding vardı! Onu da devlet batırdı! Belediyeler de batmışsa devletin asli görevi olan “denetim” yükümlülüğüne rağmen battı! Memlekette yeterince vergi alınamıyorsa devletin denetim eksikliğinden dolayı alınamıyor! Eğer “devlet malı deniz yemeyen domuz” esamesine düşmüş bir acizlik süregeliyorsa, devletin yeterince denetim yapamayan Sayıştayından dolayıdır! Falan…
KISACA: Eğer “Özel Sektör” “umacı” durumuna getirilip “devlete zarar veren müesseseler olarak sürekli karalanıyorlarsa bunun tek sorumlusu özel sektörün yükümlülüklerini yerine getirmemesi değil, devletin yerine getirmesi için kendi yasalarına karşın gerekli olan “devlet iradesini” göstermemesidir! Son dönemlerin su olayı da budur, Ercan olayı da ötesi çarpıklıklar da!
**********
KISACA TAKILDIĞIM: (O GAYRIRESMİ DOĞAN UCUBELER!)
Sanırsınız ki 1974’den çok önceleri ta “fi tarihinde” yine bu topraklarda, bu kentlerde yaşardık da cehalet işte, eğitim ve teknik yönden donanımlı değildik! Becerilerimiz kısıtlıydı! Olanaklarımız yetersizdi…
Oysa öyle değil işte! 1974’de 150 bin Rum kaçıp Güney’e giderken, Güney’den Kuzey’e tutun ki elli bin kişi gelirken ve de diyar’ı Rum’un 1 milyon 800 bin dönüm mülkü üzerine konarken, “bu vatan artık bizimdir” dedikti!
Dün Havadis’te Birinci sayfada ve manşette Girne’nin fotoğrafta yansıyan çarpık yapılaşmasının durumunu gördünüz! Canınız fena halde sıkılmadı mı? Buna karşın 1974’den sonra en alâsından istediğimiz gibi “nazım planları” yapabilirdik! Oysa 41 yıl memleketin imar iskanını iğfal ettik! Şimdi gördüğümüz o çarpık yapılaşmalarla vicdanımızı sızlatan şehirler, işte o gayrimeşru doğan ucubelerdir!
































