Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

PAZAR SOHBETİMDİR: (SAVAŞLARA NAZİRE SAVAŞTAN BİR KARE!)

 BİRİNCİ GÜN: Savaşa başlayana kadar “korkarsınız!” Bilirsiniz ki sonucu bilinmeyen bir çarpışmaya  giriyorsunuz..  Tedirginlik duyarsınız. Emir komuta zinciri içinde görevlendirildiğiniz yere  vardığınızda kendinizi güvenceye alacak bir ortam ararsınız..  Sizin gibi savaşmak için görevlendirilmiş ve artık kim bilir kaç gün, kaç hafta, kaç ay birlikte olacağınız silah arkadaşlarınızı tanımaya çalışırsınız. Birliğinizde tanıdıklarınızı, arkadaşlarınızı gördükçe    yüzünüz gülmeye, rahatlamaya başlarsınız.. Hatta  ayni mevziye düştüğünüz için gizliden gizliye sevinirsiniz. Ve bilirsiniz:  Kısa süre sonra yarenlik başlayacak, savaşın ayak sesleri işitilmeden öncesi meraklarda kafanızdaki sorulara cevaplar aranacak: “Düşman nerden nasıl gelecek? Gücü nedir? Ağır silahları, tankı topu var mı? Uçakları harekete geçebilecek mi?”…      SONRA: Zaman zaman dalacaksınız! Arkanızda bıraktığınız ve hangi sığınakta olduğunu bilmediğiniz ailenizi düşüneceksiniz.  Kızınızı oğlunuzu yahut babanızı annenizi, aile yakınlarını… “Acaba iyiler mi? Kucaktaki bebeğin maması var mı? Giysileri, yiyecekleri suları yeterli mi? Küçüğün felâket öksürüğü vardı ilaçlarını yanlarına aldılar mı? Dedenin  tansiyon haplarını, evde kalan minik köpeğinizi, kedilerinizi.. Kafesteki papağanınızı düşüneceksiniz..        Sonra  savaşırken zafiyetiniz olacak bu “kişisel düşüncelerinizi”  sinek kışılar gibi uzaklaştıracak, kendinizi yeniden, ne zaman ve nereden hangi güçle nasıl geleceğini bilmediğiniz düşmanı gözlemeye odaklayacaksınız. Gözlerinizi görebildiğiniz kadar uzaklara  ta yerle gökün tek çizgide buluştuğu yere kadar dikecek, görmek için düşmanın düşmanın gölgesini arayacaksınız.. Savaş henüz başlamamıştır.. Kurşun sesleri, top patlamaları, semayı yırtan jetlerin keskin uğultusunu henüz işitmediniz… Teyakkuzdasınız..           SAVAŞIN SESLERİ: Ve işte dünyanın o en korkunç sesleri başladı işitilmeye.. Ne yanardağ püskürmesidir üzerinize yıkılan lavlarıyla ne vahşi Afrika’nın sizi ürperten Aslanlar kaplanlar sesleridir yankılanırken alaca karanlıklarda! Ne dağlardan kopan karların gümbürtüsüdür işitilen ne heyelandır önüne geleni yok eden!
Hiç işitmediğiniz için tanımadığınız bu sesi anlatamazsınız! Çünkü bu ses  tüm seslerin birleşimlerinden doğan bir felâket habercisidir ki “sanırsınız  gök yarıldı ve sur’i İsrafil indi  gökten kıyamet gününü haber veren çağrısı ile…” Ürperirsiniz!   Şaşırırsınız! Çekinirsiniz! Titrersiniz! Ta ki elinizle kavradığınız silahınızın tetiğindeki parmağınızı, “ateşşş” sesi ile geriye doğru  çekesiniz!   
O AN: Her şeyin bittiği andır! Ve her şeyin yeniden başladığı! O andan sonra artık yeni bir hayatınız vardır! Adı “ölmemek için öldürmektir!”  Bir diğer adı ise “varsa eğer kaderde “ölmektir!” Tüfek, top, tank, uçak, bomba sesleri.. Bu sesler ne  Beethoven’in  7. Senfonisidir  de Wagner’in o fırtına gibi operalarıdır.… Anlarsın ki bu sesler “ölüm sesleridir!”  Ne var ki artık anlayıp anlatacak, düşünüp değerlendirilecek bir durum yoktur! Kafanızı bir kez daha silkeler tüm düşüncelerinizi “koruganınızın” toprak zeminine  dökerken, “savaşan bir asker” olursunuz.. Ne arkanızda düşüneceğiniz aileniz, yakınlarınız, bebekleriniz ne iyi kötü yaşanmış günlerinizin hayali! Artık göreviniz düşman kollamak düşman gözlemektir! Kurşun sıkmak, mermi atmak, bomba patlatmaktır!
VE İLK ÖLÜM: Önce fark etmezsiniz. Hava sıcak mı soğuk mu! Yağmurlu mu kuru mu? Ve birden o korkunç savaş makinelerinin  seslerinin arasından, “vuruldum” diye çınlayan çığlık gibi bir başka sesle irkilirsiniz.. Döner bakarsınız. Yanınızdaki arkadaşınızdır vurulan..  “Sırt üstü düşmüş, hafif sağa kaykılmış, dizlerini karnına doğru çekmiştir.. Büyük acılar içinde “yandım” diye çığlık çığlığadır.. Akan kanını, neresinden vurulduğunu görmek istersiniz! Beceremezsiniz çünkü başınızı bile yukarı kaldıramayacak kadar zordasınız! Başınızın üzerinden vızır vızır kurşunlar gelip geçmekte, az ötede bir havan mermisi patlamaktadır. Uzaklardan atıldığı belli olan bir top mermisi yakınınıza düşerken başınızı ellerinizin arasına alarak yüzükoyun yere yatırsınız..  
Arkadaşınız kıvranmaktadır. Çıkardığınız sesten siz bile korkarken, bağırabildiğiniz kadar bağırırsınız.. Bu ses bir  böğürtü bir uluma gibidir. Çaresizlikle korkunun sesidir..  “Mehmet vuruldu, yardım edin…” Sağdan soldan sürünerek öteki silah arkadaşlarınız gelirler yanınıza.. Aralarından biri “bunu seferi karargâhtaki hastaneye  götürmek lazım” der.. İki kişi ile olacak  gibi değil.. Bir yandan yerlerde sürünürken, öte yandan bir yaralıyı” taşımak ne mümkün! Fakat denerler: Ve epey de uzaklaşırlar cepheden. Sen yeniden  yerleşirsin tek göz deliğin önüne. Kaldığın yerden tetiği bir biri ardına  çekerken, bir yandan da “acaba seferi karargâha vardılar  mı” dersin içinden…
GÜN KARARMAKTADIR. Atışlar gitgide azalmaktadır. Sabahtan başlayan arbede güneş batarken dinmiştir. Yorgun bedenlerimizi koruganımızın rastgele yerlerine dayamışızdır.  Sigaralarımızı yakmışızdır. Ve fark etmişizdir ki sabahtan beridir aç ve susuzuz! Ağızlarımız kurumuş! Tetik çeken işaret parmağımız sızlamaktadır! Yandaki arkadaşın bileğinden yukarısı ısınan makineli tüfeğinden dolayı yanmış, ancak şimdi farkına varmıştır!  Sızısından yüzünü kasmakta, toprak zeminde kıvranmaktadır. Gidişler gelişler başlamıştır mevzimizin çevresinde. Yaralı arkadaşımızı seferi Karargâhta seferi hastaneye  taşıyanlardan biri geri dönmüştür. Ağlamaklıdır, ağzını açmadan anlamışızdır! Bize “Mehmet şehit oldu” diyecektir!   Başlarımızı eğmiş o menhus haberi işitmek için beklemekteyiz. Arkadaşımız, “Mehmet sizlere ömür…” Devam edememiş, dayanamamış ve  hıçkırıkları  kesik hırıltılar halinde çıkarken,  “Şehit oldu” deyivermiştir..
Rahmetle anıyoruz. Bir süre her birimiz bir tarafa çekiliyoruz. Kendi kendimizle konuşuyoruz. Hatıralarını yaşatıyoruz düşüncelerimizde..  Sonra yavaştan yavaştan “şehit arkadaşımızla yaşadıklarımızı ne iyi olduğunu, ailesini, sevdiği kızı konuşuyoruz aramızda… Anıyoruz bitirmemecesine.. Ta ki yarın yeni doğan güne nasıl başlayacağımızın emirleri gelene kadar..
YAŞADIK MI BÖYLE BİR SAVAŞI. Evet! Kıbrıs Türk halkı böylesi, beteri, beterin beteri savaşları yaşadı! Ve bu günlere binlerce “Mehmet” gibi şehitler vererek geldi!  Kuzey Kıbrıs onun için “Türk yurdudur!”