Sırtlarında taşıdıkları uzilerin ağırlığında ezilecek kadar ince ve narin.
Üzerilerinde eğreti duran, parçalı haki askeri üniformalar ve yüzlerinde takınmaya çalıştıkları ciddi edaya rağmen çocukça bakan gözler.
İlkin havaalanında gördüm onları.
Şehrin her noktasında olacaklarını tahmin etmemiştim.
Lüks otellerin lobilerinde, işlek kavşaklarda veya gökyüzüne uzanan dev alışveriş merkezlerinde.
Çıplakların denize girdiği, binlerce insanın güneş banyosuna yattığı, yüzlerce kilometre uzanan ve kenti bir yay gibi çevreleyen o mükemmel kumsalda da rastlayınca itirazı bastı arkadaşlar:
– “Yok bu kadarı da fazla, her köşede asker var, hem de makineli tüfeklerle geziyorlar.”
Bu tür manzaraların erkekçesine alışkın olan biz Kıbrıslılar için fazla mıydı bilmiyorum ama koskoca şehir bir uçtan bir uca kadın askerlere emanetti.
– Çünkü erkekler cephede savaşıyor” denildiğinde gerçeğe intikal ettik.
Öyle ya binlerce yıl önce Mısır’dan çıktıkları ve vaat edilmiş topraklara yolculuğa başladıkları günden beridir savaşan bir halkın içindeydik.
Kadınına da erkeğine de askerliğin zorunlu olduğu ve iki buçuk yıl gibi uzun bir süre tüm gençlerin silah altında tutulduğu ülke.
– “Kentimizi nasıl buldun” diye sorduklarında “New York’un küçük bir kopyası” yanıtı vermem hoşlarına gidiyordu.
Yeşilliğiyle, bizi hayrete düşüren bu çöl şehri, gökdelenlerin yükseldiği bir vahayı andırıyordu.
Geniş otobanlar ve dev alışveriş merkezleriyle New York’tu aslında.
Eller tetkikte yaşamıyla Ortadoğu’nun acı gerçeğiydi.
Akdeniz’in doğusunda New York gibi yükselen ve onun kadar renkli yahudilerin yarattığı Telaviv ve 30 kilometre ötesinde milyonlarca Filistinli’nin sefil ve rezil bir yaşam sürdükleri Eriha.
Hemen hergün kanın ve gözyaşının oluk gibi aktığı, açlığın sokaklarında kol gezdiği Eriha.
– Tanrım bu ne yaman çelişki” dedirtecek türden.
***
– “Kudüs yoksa ben de yokum” dayatmasıyla kabul etmiştim İsrail davetini.
Yıllardır düşlerimi süsleyen bu gizemli başkenti ziyaretim her defasında bir gerekçe ile engellenmişti.
Onla ilgili ne kitaplar okumuş, ne filimler izlemiş ne öyküler işitmiştim.
Anne tarafından bir bağlantı nedeniyle “sen peygamberler şehrindensin” takılmalarına içim buruk gülümsemiştim her zaman.
İşte şimdi onu görme fırsatım ortaya çıkmıştı.
Günün sonunda “keşke seni tanımamış ve keşke sevmemiş olsaydım” arabeskine saplanacağımı bilemeden.
İsa’nın dolaştığı sokaklarda yürüdük, kırbaçlandığı taşın önünde durduk, kanının aktığı yere kalpaklananları izledik hayretler içinde. (Hıristiyan değilseniz lütfen burayı terk edin) uyarılarıyla)
Musa’nın gözyaşı döktüğü duvarın önünde ağlayıp kendini paralayan yüzlerce yahudiyi seyrettik. (Musevi değilseniz uzaklaşın uyarılarıyla)
Muhammed’in rüyasında namaz kıldığı El Aksa camiine girerken sıkı sıkıya sorgulandık. Müslüman olduğumuzu anlatmak için akla karayı seçtik. (Bu kez isminden dolayı Hasan bey rahattı ben sıkı çekecektim)
Çan seslerinin ezana karıştığı bu lanetli kent hiç kimseye yar olmadı tarihte ve belli ki uzun süre de olamayacak bu gidişle.
Herkesin “benim olmazsa olmaz” dediği ama herkesin de orada var olduğu muazzam talihsizliğini yaşıyor.
Gücü yeten hükmediyor. Kan üzerine yükselen hükümranlığını kuruyor sonra bir diğer gücü yeten geliyor.
Asırlardır bu trajedi sürüp gidiyor.
Selahaddin Eyyubi Kudüs’ün surlarına dayandığında şehri kaybedeceklerini anlayan Aslan Yürekli Richard komutanlarını toplayıp basit bir soru sormuş:
– Mabetleri mi savunacağız yoksa insanları mı?
Komutanlar ağız birliğiyle “mabetleri” demişler.
Aslan Yürekli “öyleyse bu savaşı kaybedeceğiz” diye mırıldanmış kendi kendine.
Kudüs’ün tarihi mabetler uğruna kazananlar ve kaybedenlerden ibaret.
Arada canını veren milyonlarca insan sadece figüran.
Tarih hala figüranların kemikleri üzerinde yükseliyor…
Kudüs’te de Lefkoşa’da da…
































