Dünkü “Köşemde” Türk ve Rum halklarının korkularından dolayısıyle birbirlerine güven duymadıklarından söz ederken, önce iki halkın bu “güveni” bozan “korkuları” ortak kaygılarda masaya yatırmak gerektiğini yazdıydım. Ve eklediydim. “Türkiye’nin garantörlüğüne” yönelik bu korkulardan kaynaklanan etki tepkiler devam ettiği sürece barışçı çözüme ulaşmak mümkün değildir!
DEVAM EDİYORUM. Yunanistan’ın Osmanlı’dan koptuğu 1830’lardan beridir bu adada “Türk-Rum” kavgası vardır! Önce Rum liderlerinin Papazları önderliğinde Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak mücadelesi (ENOSİS) ve günümüz siyasi gerçeklerinde Rum tarafının Türk halkını sürekli “azınlık” olarak tutarken, tüm adayı kendi çoğunluk egemenliğinde yönetme hedefi! (Aslında asıl hedef tüm adanın mutlak sahibi olmaktır ama Türkiye faktörü nedeniyle bunu başaramayacaklarını anladıklarından kalıcı çözümden en çok kârla çıkmanın siyasi mücadelesini veriyorlar!)
AÇIK YAZALIM: AB ile Amerika istedikleri kadar para akıtsınlar. Son zamanlarda bu parayı ceplemek fırsatında kendilerine “aktivist” kulpu takanlar istedikleri kadar barışçı çözümden söz etsinler!
İstedikleri kadar ikili ilişkilerle iki halkın pek alâ da birlikte yaşayabilecekleri imajını çakmaya çalışsınlar.
İstedikleri kadar “federal sistemin” çok gerekli olduğunu ispat yollarında uğraşsınlar.
İstedikleri kadar çözümün Kuzey’deki mülkünden bir kısmını Rum’a iade etmekle gerçekleşebileceğinin propagandasını yapsınlar.
İstedikleri kadar çözüm sonrasında iki halkın oluşturacağı ekonomik işbirliğinin Kıbrıs adasını nasıl ihya edeceğini söyleyip pembe tablolar çizsinler…
EĞER: Kuzey’de “iki bölge gerçeğinde iki kurucu devletten biri olarak Türkiye’nin garantörlüğünde kendi egemenimiz olamazsak ve de “yönetimle güç paylaşımlarında eşitlik sağlayamaz, dönüşümlü başkanlığı gerçekleştiremezsek…” Bu adada bu davayı kaybederiz!
ÇÜNKÜ: Tekrar edelim. Müzakere masasında müzakere edilen sadece “iki halkın oluşturacağı bir federal sistem” değildir. “AB ve BM’ler üyesi olan ve Kıbrıs Devleti olarak kabul gören Güney Rum Yönetiminin Kuzey’e nasıl hangi koşullarda hangi yetki ve sorumlukla ve yeniden Kuzey’de hangi yörelerin mutlak sahibi olarak döneceğinin pazarlığıdır!” Böylesi bir çözüm “cemaat” esamesine düşürülmüş Türk halkının bir kez daha “Rum sultasına” girmesi olacaktır… Dolayısıyle bir kez daha “aman dkkat” diyoruz. Çünkü bu adada bir kez açığa düşer ve Kuzey’deki sahipliğimizi yitirirsek, bir daha ayakta duramayız. Hatta Rum himmette bulunup bizi koltuksa da!
**********
UBP BEKLENENİ VERİR Mİ? (GELECEKTE NASIL BİR UBP?)
Dün bizim Havadis gazetesinin “reisi” Başaran Düzgün’ün “UBP’nin Yeniden Doğuşu” başlıklı Köşesindeki yazısını okudum. Ve “doğrudur” dedim. Evet doğrudur: UBP bir ilki başardı “delege sisteminden” “üye sistemine” geçti!
Evet doğrudur: Üye sayısı 9 binleri aşmışken oy kullananların sayısının 6 binlerde kalması bir katılım zafiyeti oldu.
Evet doğrudur: UBP ilk defa üzerinden kalktığı için vesayetsiz bir Kurultay gerçekleştirdi.
Evet doğrudur: Artık UBP’nin geçmişin entrikacılarından silkinip kurtulması gerekmektedir.
Evet doğrudur: Bundan sonra da ana muhalefet konumundaki UBP’yi çok görevler beklemektedir.
ANCAK: Kurultay’a yansıyan bu “doğrular” Özgürgün’ün, önüne “büyük” kelimesi konacak dirayetli ve ferasetli Başkanlık başarısının bir yansıması değildir! Nitekim “Kurultay’a giderken ansızın aklına “üyelik sistemini” devreye sokması gelmişse… Bu konuda “partinin ağır topları olan milletvekilleri ile uzlaşıcı ve iç barışı tesis edici ilişkiler” kurmak yerine onları yedisi ile birlikte karşısına almışsa… İcazetsiz Kurultay’a karşın hâlâ kendini anlatamıyorsa… Özgürgün’lü UBP’nin geleceğine “yanılgıya düşmüş de olsam” kuşku ile bakıyorum.
MAĞUSA KRALLIĞINDAN: Lefkoşa Dükalığına uzay teleskobu ile de baksam “oradaki partilerin siyaset kulislerinde çalkalanıp dalgalanan” olaylarını göremem! İçinde ve yerinde yaşamazsan değerlendirme nanaydır! Buna karşın Kurultay öncesi “genele” baktım. Ve başından beridir UBP’den beklenildiği halde hâlâ cevaplanamayan sorulara yine cevap aradım:
Mesela: nedir UBP’nin müzakereler devam ederken politikası ile etki tepkisi? Var mi bilen?
Mesela: Sn. Talat yirmi dört saat elinde asa, ayağında demir çarık diyar diyar dolaşıp “çözüm olmazsa halimiz perişan olacak, AB bizi cezalandıracak, bu nedenle referandumda evet dememiz gerekir” yollarındaki halkı motive etmeye yönelik propagandası karşısında Başbakan yardımcısı Özgürgün ve Başkanı olduğu UBP ne düşünmekte ne söylemektedir? Var mı bir bilen?
Mesela: Kalyoncu’lu Koalisyon Hükümeti su sorununu çözemezken, ortağı UBP’nin bu konuda açlık ve net var mı bir alternatifi? Var mı bir bilen?
Mesela: TC-KKTC Mali ve ekonomik Protokolünün 3. Dilimi de devreye sokulurken Özgürgün’lü UBP’nin bu konudali somut açıklamaları ile kararlı tutumlarını var mı bir bilen… Vesaire…
MESELA: Eğitimde, sağlıkta, sporda, gençlere iş aş olayında nedir UBP’nin politikası? Var mı bir bilen?
DİYELİM ve Başaran Düzgün’ün şu cümlesine bir mim de ben koyayım: “Vatandaşın kendilerine olan inancını yeniden ayağa kaldırmak, siyasi partilerin en önemli görevleri arasındadır.”
UBP’den, diğer tüm siyasi partilerden de beklentilerimiz işte budur: Bu da “Devlete inancı” gerektirir… **********
KISACA TAKILDIĞIM: (OMBUDSMAN VE OMBUDSMANLIK ÖNEMLİDİR.)
Geçmişte bir iki arkadaşımın günlük sorunları arasına sıkışmış şikâyetlerini ilk Ombudsman’ımız Nail Atalay’a iletmiş, kısa sürede çözümle sonuçlanmışlardı. Ne var ki Atalay “Yüksek Yönetim Denetçisi” olarak anılan bu görevde rahat değildi. Önce aynen Sayıştay’da Vergi Dairesinde olduğu gibi yeterli kadrosu yoktu. Denetlemeleri yeterince yapamıyordu ve kendisine telefon açtığımda yakınıyordu.
Şimdi Emine Dizdarlı Ombudsman olarak göreve başladı. Ben Halkla Yönetim arasında bağ kuran Ombudsman’ı önemserim. Yurttaşın bazen yıllarca uğraşıp çözemediği sorunları da çözer, anayasal hakkıdır Yönetimi de uyarır ve asıl olay denetler. Eğer Emine dizdarlı yeterli kadroyu oluşturabilir ve bu “kurumu” önemince çalıştırabilirse, KKTC’ye bir “artı” daha kazandıracaktır.
































