Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Pazar sohbetimdir: (2. Barış Harekâtı-Mağusalı analarla çocuklarının dramı ve Türk halkına reva görülen çözüm!)

“Geçmiş” artık bir daha başına dönemeyeceğiniz uzun bir yolun nihayete erecek kısacık “geleceğine” doğru uzanırken telaşa kapılırsınız! Ve karnınızdan konuşursunuz: “O geçmiş bensiz ne kadar anlamlı olacak?” İşte bu düşüncedir ki insan kendini dünyanın mihveri zanneder! Oysa heyhat! O geçmişi yaşamışız ama “hatırası ile tarihi büyüklük ve önemini yaşatamamışız!” O kadar yaşatamamışız ki şimdi o geçmişiz bumerang gibi vurmaktadır bizi!

…Dün Rum ve Yunan askerleriyle milis güçleri tarafından 20 Temmuz’dan beridir sarılı olan Mağusa Suriçi’nin Türkiye Barış Kuvvetleri tarafından kırk bir yıldır anlattığımızca kurtuluşunun 41. yılıydı… Her yıl böylesi günlerde yeniden anlatılan, yeniden yazılan, yeniden hatırlatılan kanlı canlı olayları ile… Dün Kıbrıs Türk halkının bu adanın esiri değil, efendisi olduğunun ispat’ı vücut ettiği gündü!
Dünyada ilk kez Türkiye dışında bir Türk topluluğu kendi özgürlük ve egemenliğine kavuşuyordu.
Dünyada ilk kez bir Türk topluluğu kendi coğrafyasını vatan yapıyordu.
Dünyada ilk kez Türkiye dışında bir Türk halkı kendi demokratik yönetimini kuruyordu.
Dünyada ilk kez bir Türk topluluğu devlet oluyordu…
Ki o “dünyada” henüz ne Türki Cumhuriyetlerine de bir tek özgür ve egemen Türk topluluğu vardı. Tam aksine Sovyetlerdeki Azerbaycan, Türkistan, Türkmenistan gibi büyük topluluklar komünist rejimi altında törpüleniyorlardı. Balkanlardaki, batı Trakya’daki Türkler bırakın ses çıkarmayı nefes bile alamıyorlardı. Öylesi bir Türklük dünyasında 150 bin nüfuslu Kıbrıs Türk halkı devlet oluyordu… Büyük olaydı, dünyasaldı, tarihi değiştirecek kadar önemliydi!
HENÜZ GEÇ DEĞİLDİR: Dün ve tabii bugün 41 yıl önce 14 Ağustos 1974’te 2. Barış Harekâtı’nın başladığı günlerdi. O günleri yaşattıkları için yaşadıktı. Kızım henüz iki yaşındaydı. Oğlum kundakta… Mağusa’nın Akkule mazgalında annelerinin kucağında ve diğer onlarca, yüzlerce annelerle çocukları arasında, bir ay süreyle yaşamak zorunda kaldılardı. Savaş devam ettiği sürece o kadınlarla çocukların ne içecek suyu vardı ne bir lokma ekmekleri. Zorunlu ihtiyaçlarını, dışkılarını oldukları yerlerde giderir, çocuklarıyla paylaştıkları o büyük sefaletin acılarında kıvranırlardı… Açlıktan, susuzluktan Akkule mazgalında yankılanan ve acıyı çağıran çocuk çığlıkları dinmez bitmezdi! Ne yiyecek mamaları vardı ne içecek sütleri. Ne de saracak bezleri! Anaların yüreklerini gözleri kuruduğu için artık içlerine akıttıkları gözyaşları yakardı! Ve hep merak ederlerdi. Mevzilerdeki kocalarını, oğullarını! Şehit mi oldular, yaşamakta mıdırlar? “Ya Rum güçleri girerlerse surlar içine! Kim bilir neler yaparlardı!” O düşünceler ateş gibi yakarken bedenleri, düşündükçe kan ağlıyordu yürekleri…
BUNLARI HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ? Saldıran Rum Yunan askerleriydi! Vuran yine onlardı! Anaların yüreklerini dağlayan da çocukları çığlık çığlığa ağlatanlar da onlardı!
Sonra ne oldu? Rum mazlum ve sütten çıkmış ak kaşık, Türk mütecaviz ve gasbedici unsur! Tarih hiç bu kadar nankör olmadıydı!
BM’ler Avrupa, garantör ülke İngiltere hiç bu kadar acımasız, Türk halkına karşı bu kadar saygısız olmadılardı! Barış Harekâtı’nı sadece Yunan halkını askeri cunta yönetiminden kurtarmak üzerine oluşturulmuş bir operasyon olarak görüyorlar, ötesine tahammül edemiyorlardı. Çünkü onlar için adanın sahibi zaten Rumlardı! “Hristiyan kulübü AB” çoktan hükmünü açıklamış, Türkiye’nin Kıbrıs harekâtı ile Yunan cuntası yıkılırken adadaki Rum halkı da Enosis’e gideceği yolu yürüsün diye “kurtarıcı Türkiye’nin” karşısında yerini almıştı!
BU TARİHİ YAŞADIK: BM’nin, İngiltere’nin, Avrupa ülkelerinin kalleşliğini! Hele o İngiltere… Cenevre’de 13 Ağustos 1974. Müzakerelerde son gündür… Sonuç alınamamış Türkiye Barış Harekâtı’nı başlatacaktır. Toplantının son anlarıdır. İngiltere Dışişleri Bakanı Gallaghan uzun süre rahmetlik Denktaş’ın Kıbrıs Türk halkının haklı davasını anlatmasını dinler. Sonra Türkiye Dışişleri Bakanı Turan Güneş’e döner ve “Denktaş’ın söylediklerine büyük ölçüde katılıyorum” der… Ve ardından artık Türkiye’nin kaçınılmaz hale gelen askeri harekâtını işaretleyerek, Turan Güneş’e şunu söyler: “Bugün Kıbrıs ordunuzun esiridir. Ancak yarın ordunuz adanın esiri olacaktır!”
İşte AB kırk bir yıldır Gallaghan’ın bu sözünü ispat etmek için uğraşmaktadır! Türkiye’yi adanın esiri yapmak!
KIBRIS TÜRK HALKI ÇOK ÇEKTİ: Hem Rumlardan hem kendi içindekilerinden! 1974’lerde doğanlar şu anda 41 yaşındadırlar. Çocukları vardır. İkinci kuşak Türk halkı vatanım dediği Kuzey’de varoluş mücadelesi veriyor. Ki öncesinde babaları, dedeleri veriyorlardı. Bu ne bitmez bir varoluş mücadelesidir ki nesillerden nesillere devam ediyor? Ve siz hâlâ diyor musunuz “bu adada Rum halkı ile pek alâ da barışçı çözüm yapabiliriz.” Tabii ki yaparsınız: Emrinde ve yönetiminde! Hiç unutmayın Rum tarafı da AB de bunun için uğraşıyor!