Kıbrıs Türk halkına çok vaatlerde bulundular. “Beklentileri” sürekli bilediler. Başarısız oldular mı “çözümsüzlüğe” sığındılar! Başarılarını ise ne kadar muktedir olduklarına bağladılar! Her zaman her olay için çerçevelenmiş bir şablonları oldu! Ya tanınmamış devlet oluştan yakındılar ya da Türkiye ile uzlaşamamaktan!
Kırk yılı böyle heba ettik! Araya “politika” adına sıkışmış yığınla alavere dalevere yaşadık! Bizi yönetenler “popülizm” kefenine sardıkları “icraatları” ile lafazanlık ettiler! Akıl ve mantığı paspas gibi kullanırlarken bile halka ne kadar becerikli olduklarının akıllarını sattılar!
SONUÇTA: Türkiye Verdi yedik! Türkiye verdi üzerine yattık! Sonunda anladık ki “ekmek elden su gölden Cumhuriyetiyiz!” Gerçekte bir kalbur samanı iki eşeğe pay edemeyecek kadar da kabiliyetsiz ve tecrübeden yoksun!
Bunu anladığımız gün “eğer çözüm olursa kurtuluruz” dedik! Rum’la barışırsak kendimizi buluruz” umuduna kapıldık. O kadar çok hoşumuza gitti ki bu “buluş” mesela şimdilerde felsefesini yaparken, uğruna destanlar yazıp methiyeler düzüyoruz! “Tek umut çözümdür” diye!
BU KÖTÜMSERLİK NEDEN? Niçin yine kendimize “karalar” çaldık? Hiç mi bardağın dolu olduğu dönemler yaşamadık? Mümkün mü? Mesela:
MEDARI İFTİHARIMIZ GİRNE: Rum’un bize bıraktığı Girne bir kasabaydı. Bu kasabada liman çevresine kümelenmiş evlerinde insanlar akşamların karanlıkları ile yatarlardı! Girne’ye ilk kez galiba 1955’lerde gittimdi. O yıllardan aklımda kalan ne kadar kasvetli oluşu idi. 1960’lardan sonra derlenip toparlanmış, limanın çevresine dantela gibi yayılmıştı.
Şimdi Girne ile gurur mu duyuyoruz? Öyle olmalı… Artık sahil boyu uzayan evlerinin, apartmanlarının, kumarhaneli turistik otellerinin nerede sona erdiğini göremezsiniz. Gün batarken ufuktaki silüetlerinin ışıkları gözlerinizi alır, gururla “işte benim yarattığım Girnem” dersiniz. Rum’un asla bedelini ödeyip geri alamayacağı bir turist kent.
Öyle mi? Değil işte! Yıllar sonra anladık ki yaptığımız tüm inşaatlar ne şehirciliğe sığar ne de akla mantığa! Tek kelimeyle bir çevre ucubesi yaratmışız ki her halde toplum olarak yüzlerimiz kızarmış olacak, “artık yeter” dedik! Daha fazla utancımıza kazınmasın düşüncelerinde de tedbirler almaya başladık…
Söylemek istediğimiz buydu işte… “Büyümenin” bile bir adabı kuralı vardır. Fakat bu kavramları çok iyi bildiğimiz söylenemez! Bu nedenledir ki KKTC’yi bir baştan bir başa hilkat garibesine çevirdik. Mesela Mağusa! İşte bir hikâye de bu kentten: Özetle anlatalım.
ÇANAKKALE GELİŞTİRME VE GÜZELLEŞTİRME DERNEĞİ! Tabii kendi çoktan gitti ismi kaldı yadigâr! “Tabii bir araya gelerek bu derneği kuran arkadaşların isimlerini yazmayacağım, unutup atladığım olur haklarını yerim. 1998 yılında Mustafa Adaoğlu’nun belediye başkanlığı döneminde bir grup insan Mağusa’nın Çanakkale Mahallesi’nde bir araya gelerek hatırı sayılır büyüklükte koskoca bir koruluğu “halk parkı” yapma kararı alırlar. Betonlaşmanın sürgit devam ettiği, artık insanların yeşile, soluk alacakları boş alanlara ihtiyaç duymaya başladıkları dönemdir. “Çanakkale Geliştirme ve Güzelleştirme Derneği”ni kurarlar. Söz konusu parkı yeniden yeşillendirirler. Mahalle sakinleri kapılarının önünde gelişen yeşil alana baktıkça heyecan duyarlar. Halka hizmeti bizzat “halk insanları” yüklenmiştir. Üstelik parkın ana yol tarafına da “yap işlet devret” modeli ile Döveç Düğün Salonu’nu inşa ettirler.
Ve tabi hep ayni sorun! “Siyasi partiler çatışması!” “Sen ben iddialarına sarılan tartışmalar!” Çünkü Halk Parkı yapılacak alan iştah kabartmaktadır.. Bir yandan müteahhitler orayı kapatmak için fırsat kollarlarken, öte yandan kumpas dolaplarında siyaset yapıp memleketi rezil eden hırs sahibi insanlar Derneğin Yönetim Kurulu ile çatışmaya başlarlar. Ve sonuçta 2002’de UBP yanlısı yönetim gider, CTP’lisi gelir! Alın size küçük politika dolapları ki ne şanı var ne manası!
Sonuçta kişisel kavgalar da yaşanır ve Döveç Düğün Salonu Derneğe değil, Belediye’ye devredilir.
Ne var ki “halkın parkı” olacak alan iştah kabartmaya devam etmektedir. Nitekim parkın koruluk alanı üç dört kez kasıtlı olarak kasıtlı yakılır. Hemen kıyısına Belediye tarafından (eski belediye) kaldırım hakkını da yiyen bir yol çekilir ve evler yapılır! Ki o yol parkın yürüyüş yoludur! Yolu açan da halkın “parkını” çalan belediyedir!
Ve beklenen son gelir! Bundan bir süre önce söz konusu “Çanakkale Halk Parkı” bir daha yakılır! Kara dumanlar gök yüzünü kaplar ki göz gözü görmemecesine! Yangın söndüğünde artık o korulukta tek bir ot bile yoktur! Sadece nasılsa yangına, onca harabiyete karşın dayanan belki yüz yıllık yel değirmeni mucize eseri yerli yerinde kalıverir. (Köşemdeki resim işte o yel değirmenidir.)
DİKKATLERİ ÇEKMEK İSTEDİM. Hoyrat bir yapılaşma trendi içine girdik. Bırakın çarpıklıkları! Bırakın arabesk kokulu evleri apartmanları, villaları! Kentlerde tek karışlık yeşil alan, meydan kalmadı. Mağusa, Girne gibi yörelerde sahil bırakmıyorlar! İnsanları apartmanların, sitelerin, evlerin güneş yüzü görmeyen koyu gölgelerine hapsediyorlar!
Çanakkale Halk Parkı’nın başına gelenler o mahallenin insanlarının tepkilerine karşın geldi! Kimse kimseyi dinlemiyor, takmıyor!
Başta Sn. Çevre Bakanı Kutlu Evren olmak üzere Mağusa Kaymakam ve Belediye Başkanlığı’nın dikkatlerini çekerim. Kayıtlı yeşil alanları harcatmayın. Bırakın halk soluk alacak, yeşilinde dolanabilecek parkların da sahibi olabilsin…

Önceki Haber
Sonraki Haber

























