Köşe Yazarları

ŞİMDİ ÖYKÜ ZAMANI…







 …Evler, ağaçlar, insanlar 90 kilometrelik hızınla geride kalıyor.




   Dağın eteklerine vardığında arabanın sürati düşer gibi oldu, fakat dik yokuşu çıkarken hiç zorlanmadı.
   “Barış’ın yüzüne hüzünlü bir tebessüm gelip yerleşti.” -Her şey nasıl da geçmişi anımsatıyor. Mihail dedenin yadigârı bu yaşlı Ford’un sağlığı bile. –
   Araba, genişçe bir vadiyi andıran düzlüğe saptığında, yine tanıdık manzarayla karşılaştı.
   “iki yanda çam ağaçlarıyla yükselen dağlar, eteklerde kocaman şemsiyeleri andıran harnıp ağaçları.
Yeşil şemsiyelerin vazgeçilmez konukları. Kebap çevirmek için yakılan ateşin dumanı, çocuklar ve ortalığı çınlatan kahkaha sesleri.”
   “Tanrı, bu harnıpları Lefkoşalılara hizmet etsin diye yarattı.”
derdi Mihail dede. Böylece Tanrı’nın, meyvesi kıt olan bu yabani harnıpları cezalandırdığına inanırdı.
   Barış, arabanın süratini biraz daha artırdı. Bir an önce varmak istiyordu gideceği yere. Bütün güzelliklerin ve acıların yaşandığı o büyüleyici geçmişe bir an önce ulaşmak istiyordu.
   Son dönemece vardığında buraları ne kadar çok sevdiğini anımsadı. Doğanın bütün güzellikleri cömertçe sunduğu bir ülkenin insanı olduğunu düşündü bir an. Çam ağaçlarının esrik kokusu ile birlikte, kuş sesleri doldu arabanın içine. “Serçelerin çığlık çığlığa bağırtıları ve çam kozalaklarının düşerken çıkardığı o gizemli hışırtı.”
   Her şey eşsiz bir güzelliğin bütünleyici parçasıydı sanki. – Eğer çam ağaçlarının arkasına saklanmayı bir türlü beceremeyen tanklar olmasaydı. –
   Virajın sonunda vardığı o eşsiz güzellik büsbütün sarhoş etti Barış’ı.
   “Sonsuzluğu çağrıştıran masmavi deniz ve gökyüzü. Yeşilin başka hiçbir yerde bulunmayan güzelliği ve bu güzelliklerin ortasında beyazlar içinde pırıl pırıl bir şehir.”
   Bu manzara karşısında yüreğine geniş bir ferahlık doğdu. Derin derin nefes aldı ve arabanın süratini biraz daha artırdı.
   Dehşet! Bu sözcük bile Barış’ın içine düştüğü durumu açıklamaya yetersiz kalır. Her şey yerli yerindeydi sanki. Evler, ağaçlar, bahçeyi sulayan dolaplı kuyu. Saklambaç oynadıkları yıkık ev ve yasemenler.
   Denize doğru peşi sıra uzanan üç yasemen ağacı. Her şey yerli yerinde duruyordu. Değişmeden öylece kalmıştı her şey. Yaşam sanki 74’ün Temmuzunda durmuştu. Diyalektiğin gelişim yasalarını yadsırcasına Barış’ı dehşete düşürürcesine durmuştu.
   Uzunca bir süre arabadan çevreyi seyretti. Donuk donuk baktı. Sonra yavaşça indi ve birinci eve doğru yürüdü.
   Mihail dedenin berifterosunu görmeyince yine gerçeğe döndü. Çevresini mantığıyla algılamaya başladı.
   Bahçenin kuruduğunu fark etti. Limon ağaçlarından kuru dallar kalmıştı geriye. Kuru ağaçların altında keçiler başıboş dolaşıyorlardı. Ötede iri bir çoban köpeği ve neşe içinde oynayan çocuklar. Evin arkasındaki fırının yerinde ise yeller esiyordu.
   “Estella teyzenin sıcak ekmeklerini düşledi. Fırından ilk çıktığı zaman üstü buğulu o tadına doyum olmaz ekmekleri!”
   Birinci eve doğru yürüdü. Ürkekçe kapıyı çaldı. Uzun boylu, buğday tenli bir adam açtı kapıyı. Bir an durakladı, anlamsız gözlerle adama baktı, özür dileyip geriye döndü, hızla sahile doğru yürüdü.
   Bir anda binlerce anı canlandı beyninde. Anılar, anılar…
   “Akşamleyin yaseminleri toplayışı, hurma dalına dizişi, satmak için dolaştığı sokaklar, sinemalar, tavernalar, Vassilis’in buzukisinden yükselen müziğin ritmi, ritmin coşturduğu insanlar. Kız kardeşi Naime ile Vassilis’in gizli gizli buluşmaları. Estella teyze, Mihail dede…”
   Her şey, herkes bir anda film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden. Bir süre öylece yürüdü kumsalda. Sonra genişçe bir kayanın üstüne çıkıp oturdu. Denizi seyretmeye başladı.
   Uzaklara, ta uzaklara, denizle gökyüzünün birleştiği noktaya takıldı gözleri.



(*)  Yirmi altı sene önce kaleme alınmış bir öykünün giriş bölümü. Şimdi öykü zamanıdır galiba…









Başa dön tuşu