Karakteristik huyumuz mudur bilmiyorum… Fakat aynı alışkanlık bana da musallat olduğundan bilirim. Bir olayı anlatır herhangi bir konuda açıklama yapmak gereğini duyarken falan, bir araba laf eder, sonunda asıl söylemek istenileni tek cümle ile söyler, noktayı öyle koyarız! Hayır, hatta konuşmaya yazmaya devam eder bu kez de “acaba iyi anlaşıldı mı” tereddüdünde “yani demek istiyorum ki” denilerek o bir arabalık laf yeniden tekrarlanır!
Yok birbirimizden farkımız! Dolayısıyla Akıncı’yı dinler, gazetelerde sayfalara sığmayan açıklamalarını okurken çatlarım! Çünkü asıl işitmek istediklerimi işitmem! Nitekim dün Brüksel’de Akıncı’nın gazetecilere yaptığı açıklamayı okurken yine çatladım! ÇÜNKÜ: Açıklamada umut vardı, moral vardı, iyi niyet vardı, azim vardı, kararlılık vardı ama Rum tarafının Türk tarafından ne istediği ile Türk tarafının Rum tarafından ne istediği yoktu! Ya ne vardı:
Pompalanan çözüm umudu vardı!
Kararlılık sürerse erken çözüm olabilir lafı vardı.
Güney ve Kuzey’in GAÖ’ler babında mobil telefonların devreye girmesi için çalışmaların devam ettiği vardı.
İnterkonekte sistemin kurulması ve iki yakanın elektrik akımlarının birleştirilmesi haberi vardı.
Yeni sınır kapıları açılacağı açıklaması vardı.
Anastasiadis’le el ele tutuşup Kuzey’den Güney’e, Güney’den Kuzey’e beribado yaparlarken halkların liderlerin bu muhabbetini görüp ne kadar sevindiklerinin, bir şeylerin değişmekte olduğunu gördüklerinin ruhi analizleri vardı.
Parazit yapıp iki tarafın huzurunu kaçıran radyo frekanslarının giderilmesi için çalışmaların devam ettiği vardı!
AB’ye üyelik için ortam hazırlanmakta olduğu vardı.
Su ve doğal gazın paylaşımı vardı. Falan…
FAKAT: Müzakerelerine başlanan ne “yönetim” ne “mülkiyet” ne de “toprak” konusu vardı! Yani “yoktular!” Ha satır aralarına sıkıştırdığı şu açıklaması vardı ama:
“Adadaki çözüm maliyetli olacak! Yeni ikamet yerlerine ihtiyaç duyulacak! Yerinden edilecekleri ne kadar az tutmaya çalışsak da yeni yerleşim yerlerine gerek duyulacak. Bu da büyük maliyet demek olacak. BİNGO! İşte asıl laf! Bakalım piyango göç etmek zorunda kalacak hangi yörelerin insanlarına çıkacak! Hadi rastgele!
**********
Dağlar taştan: (Oya doğraya patlata bitiriyoruz!)
Kaddafi gibi astığı astık kestiği kestik bir diktatör, söz konusu memleketi Libya olduğunda, her kim ki ekilebilecek topraklara bir taş oturtur kafasını vücudundan ayırırdı! O çölde ekilebilecek bir karış toprağın arabalar dolusu altınla bile ölçülemeyecek kadar değeri vardı.
Kıbrıs bir adadadır. Lefkoşa’dan bir adım atsanız ayağınız Girne denizinde ıslanır! Ondan ötesi de yoktur. Dolayısıyla bu küçücük adayı “yeni doğan bebekler gibi sarıp sarmalı! Cicim bicim tutmalı, tek arazın doğasına musallat olmaması için elden gelen yapılmalı! Hatta her yerine göz tutmaması için nazar boncukları takılmalı, sık sık zeytin yaprakları ile tütütmeli!
“Hamaset” yapmıyorum. Rum’a da verdikten sonra elimizde kaç kilometre karelik bir coğrafya kalacak bilmiyorum ama mevcudu gözümüzün nuru gibi koruyup var etmek gerektiğini biliyorum.
OYSA: Dün Havadis’in manşetindeydi. “Ne Dağ Kaldı Ne Tepe” diyordu. Şu taş ocakları sorunu! Ki 1974’ten beridir sürmektedir! Ve kırk bir yıldır kırk paralık çözüme ulaştırılamamıştır! Kaddafi’nin ekilebilen toprağa bir taş koyanın başını gövdesinden almasına nazire, biz de “dağların taşlarını” yiyoruz!
Bir daha yerine koyamayacağımız o dağları kel başa çevirip doğa ucubesi haline getiriyoruz. Oysa hatırlarım. Sorunun gözlere batmaya başladığı dönemlerinde şikâyetler artınca o taş kesilen yerlerin teraslanacağını hatta yeşillendirileceğini açıklamışlardı. Aksine beterin beteri hallere soktular!
Şimdi yeniden kanunlar çıkartıyorlar. Bu kez dileyenin dilediği gibi dağları oymasına “müsamaha” edilmeyeceği kanunların yakalarına yapışacağı söyleniyor. Yani demek isteniyor ki oyacaksanız bu işi bizim istediğimiz gibi yapacaksınız! Kısaca dağları eritmeye oymaya devam!
TARIM KESİMİNE GELİNCE: Çiftçiler eylemleri ile Lefkoşa’yı Lefkoşalılara zehir zıkkım yapmışlar! Öyledir! Bu ülkede hak arayan da hak isteyen de önce önüne gelenin hakkına tecavüz eder! Neymiş? Etki tepki meselesiymiş! Canları yakacaksın ki şikâyet sesleri daha çok çıksın, daha çok hak kazanılsın! Neyse! Gelelim 41 yıldır ekilip biçilen Rum’dan intikal etmiş topraklara ve arpaya: KKTC’de 800 bin dönümlük arazide arpa ekimi yapılmaktadır.
KKTC’deki küçük ve büyükbaş hayvanların yılda 100-110 bin ton arpaya ihtiyaçları vardır.
KKTC’de bu yılın arpa rekoltesi 120-130 bin civarındadır.
Arpa ile ilgili rakamlar da gösteriyor ki Üretimi ile tüketimi dengelidir. Yani ne arpa üreticisinin ne de hayvancının mağdur olmaması gerekir! Oysa oluyorlar!
ÇİFTÇİ DEVLETİN MEMURU OLDU! Çünkü bu ülkede Kooperatifçilik gelişmedi!.. Köylü, çiftçi, hayvancı “devletin memuru” esamesine düşürüldü! Üretiyor devlete satıyor! Satarken de değil mi ki devlet deniz yemeyen domuzdur ne kaparsam diyerek yollara düşüyor eylem üzerine eylem yapıyor. Hem de her yıl her yıl! Oysa kooperatifleşseler kendi üretimlerinin ağaları patronları olacaklar… Devlet kapısında memur olmayı yeğliyorlar!
**********
Kısaca takıldığım: (Sağlıkta yeni vizyon mu?)
Sağlık Bakanı Sn. Gülle, “Sağlık hizmetlerinde gelecek kırk elli yılın vizyonu oluşturulacak” diyor. Ve tabi milleti şaşırtıyor. Çünkü bırakın beş yıllık planları falan, bu memleket Hükümetlerin bir yıllık planlarını bile unuttu! Kaldı ki öyle bir sistem oluşturulacak kim öle kim kala! KKTC’ gibi netameli bir adada yarın ne olacağı bilinmezken, elli yıl sonrasını Nostradamus bile tahmin edemez! Sayın bakan siz en iyisi sağlık hizmetlerinde “günü kurtarın” yeter de artar bile!
































