BM’ler Genel Sekreteri Ban Ki-moon Kıbrıs özel temsilcisine görevini en iyi şekilde yapması için “tam yetki ve özgürlük” verdi. Her halde bu şu anlama gelmektedir: “Bundan sonra Eide BM sekreterini bilgilendirmeden de kendi inisiyatifini kullanabilecektir. Yani siyasi manevra kabiliyeti artmaktadır… FAKAT: Ayni oranda “sorumluluğu” da artmaktadır. Hem siyasi dengeleri korumak hem de Türk ve Rum liderlikleri arasında tarafsız bir politika sürdürmek kolay değildir, çok zordur!” Çünkü:
Tarafların doğru olduğuna inandığı hangi önerilerini onaylasa, karşı tarafın hışmına uğrayacaktır! Nitekim Doğu Akdeniz’de “Türkiye de sismik araştırma yapmak hakkına sahiptir” diyecek oldu Güney’i başına yıktılar! Kaldı ki masada sismik araştırma değil, Kıbrıs sorununun çözümü aranacaktır… Ve geldik konuya:
EİDE NE DÜŞÜNÜYOR: Mesela Kafasında nasıl bir çözüm şekli vardır bilmiyoruz? Buna karşılık her halde elinin altındaki Kıbrıs’la ilgili referansları, şimdiye kadar bir tekinin bile Türk tarafının lehine çıkmamış BM’ler ve Güvenlik Konseyi kararları olmalıdır. Mesela 1977-79 BM’ler Denktaş-Makarios, Denktaş-Kiprianu Doruk Anlaşmaları. Her ikisini de Rum tarafı ret ettiydi!
Mesela Gali Planı. Ki çözüme epey yaklaşılmıştı yine Rum tarafı ret ettiydi!
Mesela Annan planı. Tüm öncesi BM’ler kararlarını da içeren aslı 9 bin sayfadan oluşan, bir daha bu kadar kapsamlı bir çözüm planının yapılamayacağı gerçeğinin şampiyonluğunu elinde tutan ve ilk defa kendi kaderleri için self determinasyon haklarını kullanan iki halkın “evet ile hayır’ına sunulan Annan planı! Dikkat: Bu planı da “hayır” oyları ile Rum tarafı ret ettiydi!
BU GÜNE DÖNELİM. Yeni müzakere safhasında çözüm alternatifi olarak “ustası” Moon’dan tam yetki alan Eide’nin kafasında nasıl bir “plan” vardır?
Yoksa bu plan görüşe tokuşa masa başında mı saptanacaktır?
Yahut anlaşmazlıklar için “uluslararası bir konferansa” mı gidilecektir?
Veya Anastasiadis’in fikri olan Kıbrıs Cumhuriyeti tek devlete dönüştürülürken, Kıbrıs Türk halkına da “muhtariyet” gömleği mi giydirilecektir?
Yoksa hiç umulmadık bir çözüm planı ile iki ayrı bölgede iki eşit halkla birlikte “federal Kıbrıs” mı yaratılacaktır?
DİYORSANIZ Kİ: Şu anda bunları düşünmek abese iştigaldir biz de şöyle diyeceğiz: “Başımıza ne geldiyse düşünüp tartmadan ilkesiz ve düşüncesiz ucu açık önerileri konuşmak için masaya oturmamızdan geldi!” Önce ne istediğimizi bilelim.. En az Rum tarafı kadar!
**********
Seçimin hissi yanı: (Oylamayı düşündükçe niçin tedirgin oluyorum)
Tabi önümüzdeki Pazar günü yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimini eğer oyumu Meryem Uzerli’ye vermeyeceksem görmezden gelemem. Buna karşın ben de hâlâ o “kararsızlar” safındayım! Ve ne kadar kışılasam, çocukken nenemden dinlediğim masal gelir aklıma.
Hani bir kocakarı vardı da süpüre süpüre bir onluk bulduydu. Sonra da “ne alayım” diye başladıydı kara kara düşünmeye: “Fındık fıstık alsam kabuğu çıkar, leblebi alsam dişimi kırar, lokum alsam boğazımı yakar… Diye diye gitmiş pastelli almış evdeki küpe saklamış… Ne var ki yaramaz torunu yerini keşfetmiş çalıp bir güzel yemiş sonra da küpün içine kakasını yapmış. Derken Kocakarı bir yalnız saatinde pastelliyi zuladan çıkarıp yemek için elini küpe sokmuş “ııı! Batıp çıkmış ki rezalet!
Bu tatsız ve “mot’lu fıkranın nesine gülerdim bilmem! Hâlâ anlamış da değilim! Üstelik Seçimlerin nesi bu masalla benzeşir onu da bilmem. Sadece yıllardır bir seçimden bir seçime taşınırken sandığa gidip de oyladıktan sonra “helal olsun be” dediğim çok az “seçilmiş” oldu! Yani kafamdaki adayları ne kadar evirip çevirip hesaba kitaba vurmuşsam isabet ettiremedim! “Kime vereyim diye diye kusur bulduklarımı atladıktan sonra da sonuçta pastelli yerine o küpün dibindekine eller gibi “isabetsizlikle yanlışı” seçtiğimi gördüm!
ARTIK ÖYLE DÜŞÜNMÜYORUM. “Gelen gideni aratacaktır” da demiyorum. Cumhurbaşkanı adaylarımız arasında seçim yapamayacak ikilemleri yaşıyorum. Tümü de deneyimli, bazıları politikacı duayeni.. Hep bu adaylar bizim memleketin insanlarıdır diyorum. Eğer isteselerdi her biri politika dışı hayatlarını seçerlerdi. Kendi mesleklerini başarı ile sürdürürler ve çok daha fazla maddi olanağın sahibi olurlardı. Fakat öyle olmadılar. Ellerini taşın altına koydular. Bu ülkede “iddiaları” ile “varız” dediler..
Sonuçta aralarından biri seçilecek. İnşallah oyumu verdiğim olur ve inşallah masada Kıbrıs siyasi sorununu gönlümdeki çözüm şekline göre savunur.
**********
Kısaca takıldığım: (DAÜ’nün “arsası” açıklama beklemektedir)
Geçen hafta bu memleketin canına okuyan toprak rantına yönelik bir yeni olayı refikim Hüseyin Ekmekçi ayazlattıydı köşesinden.
Olay şuydu: DAÜ’nün benim de çok iyi bildiğim tam ana yolun üzerinde değerli bir arazisi vardır. Bu arazi 2012 yılında Oğuz Can adlı bir işadamına Yap İşlet Devlet modeli ile DAÜ Vakıf Yönetim Kurulu tarafından tahsis edildi. Arazi üzerinde yurtlar, dükkânlar, vesaire yapılacaktı ki “şu anda diyor Ekmekçi bu arazi 5 milyon sterlin değerindedir.” Ne var ki adam üç yıldır çivi çakmadı sonunda “ben yapamayacağım deyip DAÜ VYK’nın da onayı ile Müteahhit Ali Uçanok’a devretti… Şimdi:
SORUN ŞU: Ki Hüseyin Ekmekçi de soruyor: Nasıl olur da yeni ihaleye gidilmeden bu kadar değerli arazi yükümlülüklerini yerine getirmeyen bir kişiden alınır bir başka müteahhide verilir.
“Yani” diyorum ben de. Ya Oğuz Can önceden söz konusu Müteahhitle anlaşmış hatta hava parasına falan anlaşmışlarsa? Kısaca DAÜ’nün ensesinden vole çekilmişse?
Sonra: DAÜ gibi devasa bir kampus bu tip “projelerini” gerçekleştirirken nasıl olur da yangından mal kaçırır gibi alelacele oldu bittilerle hem de “ihalesiz” arsalarını şu veya bu kişiye devredebilir ki? VYK’nın böyle bir yetkisi var mı?
Açıklama neden yapılmıyor? Aslında olayın iç yüzünü şıp diye öğrenmek mümkün! Bir adımlık yerdir. Gidersin doğru anlatırlarsa anlarsın… Takıldığım şudur: Neden anında açıklama yapılmaz! Bu olaylar hep böyle mi unutturulmaya çalışılacak! Kısaca saygın olması gereken DAÜ’yü bu tip şaibeli konularla pis kokular altında bırakıp boğulmasına seyirci kalmayın! Açıklama yapın ki aklanıp paklanmak temizliğinde…
































