Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Pazar sohbetimdir: (Alfabeden tarihe, tarihten Çanakkale esirlerine kadar gelen zaman diliminde bir yolculuk daha yaptık)

Biz “alfabe” derdik… Zaten ilkokula başladığımızda elimizin altındaki tek kitap da o alfabe idi… 1950’ler öncesi yahut sonrasından söz ediyorum… Henüz kurşun kalemle yazdığımız, tozunu alıp suyla karıştırdıktan sonra mürekkebimizi kendimizin yaptığı o yıllar… Küçük mürekkep şişelerini “rahlelerimizin” içe oyuk çukur yuvalarına yerleştirir, kalem gibi sapıyla özel yapılmış “penna” dediğimiz düzeneğin ucunu o şişedeki mürekkebe batırarak yazardık… Ve tabi rahlelere, yerlere, üstümüze akıtır, kısaca mürekkeple yıkanırdık!

İngiliz Yönetimi tüm bu araç gereçleri öğrencilere bedava dağıtırdı. Üstelik bol bol… Kitap dediğimiz önceleri sadece ilkokul birinci ikinci ve üçüncü sınıflarında okuduğumuz Alfabe idi. Daha üst sınıflarda öğrencilere “Türkçe Okuma” kitabı dağıtılırdı. Sonra “Kıbrıs’ta İngilizler ve Aslan Yürekli Riçart” dönemine ait bir de küçük tarih kitabı koyduk okuma kitaplarımızın yanına.. Beşinci ve altıncı sınıflarda ise İngilizce ders kitapları ile tanıştıydık. Ayni dönemlerde resimleri ile birlikte “İlk Yardım” kitaplarıyla da. Çünkü “ilk yardım” Tarım gibi asli derslerimizden biriydi… (Şimdi hangi öğrenci en basit yaralanmalara bile nasıl müdahale edeceğini bilir ki? Bizse ilkokulu bitirirken yaraların temizlenip sarılmasından kırık çıkıklara, yılan ısırmalarına kadar bir ilkokul öğrencisinin bilmesi gerekenleri bilirdik.)
GELELİM GÜZELİM OKUMA KİTAPLARIMIZA: Hikâyelerden alınmış parçalardan oluşurlardı. Her okuma parçası öğrenciye bir “hayat dersi” verirdi. Ki o okuma parçalarını hâlâ unutmadım: Mesela Pembe İncili Kaftan… Zavallı Çocuk… Çivi… Yahut Aslan Bey… Bremen Mızıkacıları… Bazıları Ömer Seyfettin’in hikâyelerinden aktarılan parçalardı. Beşinci altıncı sınıflarda Ezop’un hayvan masallarından da, Romanlardan da tarihten de okuma parçaları girerdi “Türkçe Okuma Kitaplarımıza.”
ÇİVİ: Onlardan biri yine Ömer Seyfettin’in olmalı “Çivi” adlı bir okuma parçasıydı. Olay Arabistan’dan bir yerlerde geçerdi. Bir küçük çocuğun mahallesindeki yaşlı, yoksul, avurtları içine çökmüş, zayıf, kısaca “biçare” görünümlü bir Kunduracıyla (potin tamircisi) arkadaş oluşunu anlatıyordu. Kunduracı çivileri ağzına doldurur sonra teker teker ağzından alarak tamir ettiği potinin altına çakardı. Çocuk o çivileri kunduracının nasıl ağzına doldurduğuna hep şaşar ve sürekli yaşlı kunduracıyı izlemeye giderdi. Arada sırada konuşurlardı da…
Sonraları öğrendiydi çocuk. O Kundura tamircisi Osmanlı’nın son dönemlerinde on yıllarca Arabistan çöllerinde savaşan, sonra esir düşerek yıllarca esaret içinde yaşayan, serbest bırakıldıktan sonra da artık gidecek hiçbir yerleri kalmadığından bulunduğu kentte kalan kadersiz insanlardan biriydi.
Ki Osmanlı Birinci Dünya Savaşı’nda hep kaybederek, Trablusgarp’tan Yemen’e, Arabistan çöllerinden Balkanlara kadar binlerce belki milyonlarca şehit vererek tükendiydi! Hiçbir İmparatorluk yıkılırken Osmanlı kadar kan kaybetmediydi..
Geçtiğimiz 18 Mart’ta Çanakkale Savaşlarının 100. yıl törenleri yapıldıydı. Bu vesileyle daha önce Mağusa’daki Çanakkale esirleriyle ilgili yazdıklarımı da hatırlatarak, 22 Mart 2015 tarihli Havadis Gazetesi’nde “Pazar Sohbetimdir” dediğimce yine benzer bazı olayları, anlatılanları yazdıydım… Tam emin olmadığım için de bazı olayları yazmaktan kaçındıydım. Ne var ki zaman zaman buluşup yarenlik ettiğimiz refikim Dinçer Hasan Raif ile buluşmamızda, “emin olmadığım o olayları” sormuş, o da bana uzun uzun anlatmıştı. Anlattıklarını kısaca aktarıyorum:
ÇANAKKALE ESİRLERİ: Bazı Çanakkale esirleri Çivi hikâyesinde anlatıldığı gibi esaretten sonra geri gitmeyip Kıbrıs’ta kaldılardı. Çanakkale savaşları sırasında esir düşen Mehmetçilerden bazılarını İngiliz Karakol’daki kampa getirdiydi. Savaştan sonra da hepsini serbest bıraktıydı. Bazıları geri gitmeyip Mağusa’da yahut öteki yörelerde kaldılar hatta evlenip çocuk sahibi oldulardı.
(Bir paragraf açarak yazayım. Taner Erginel’in babası göz doktoru Mehmet Ali Efendi savaşlar sırasında Çanakkale’ye doktorluk hizmeti vermek için gidenlerdendi. Yine biliniyor. Kıbrıs’ta bazı eşraftan insanlar bir araya gelerek Türkiye’deki savaşa hasbelkader katkıda bulunmak için aralarında yardım paraları topladılardı ki İngiliz bu insanları bu suçlarından dolayı Girne kalesine hapsettiydi. (Aralarında Kaleburnu’lu Babaliki de vardı.)
Öte yandan bir iki yıl önce ölen “bankacı Erol” olarak tanıdığımız, benim de arkadaşım olan rahmetlik “Erol’un babası Hasan Hilmi efendi de Yemen esirlerindendi. Osmanlı’nın Beyrut’taki Posta memuru idi. Daha sonra Mısır’a gitmiş, Yemen’de İngiliz’e esir düşüp Mağusa’daki “esir kampına” getirilmişti. O da geri gitmeyenlerdendi. Larnaka’ya yerleşmiş berberlik yapmış, sonra Mağusa’ya gelmişti. Bir kız bir oğlan iki çocuğu vardı ikisini de Larnaka’daki Amerikan Akademisinde okuttuydu.
Yine Dinçer Hasan Raif anlatıyor: Esirlerin kendilerine ait marşları, türküleri vardı. Bir tanesini hâlâ aslına uygun marş temposunda söyleyebiliyoruz: Şöyle:
Yastığımız mezar taşı/ Yorganımız yapraktan/ Ölürüz de dönmeyiz biz/ Şu gördüğünüz sancaktan…
Mağusa’daki Çanakkale Şehitliğinin o devasa abidesinin mimarı ise rahmetlik ve çok iyi arkadaşım bir devrede belediye başkanlığı da yapmış Bora Atun’dur.
Şehitliğe girerken mezarların üzerinde eski Türkçe ile yazılı mezar taşları görürsünüz. O taşları “taş ustası olan iki usta keser ve üzerlerine ölenleri belirten adlarını geldikleri yerleri yazarlardı. O ustalardan birinin adı Mustafa Nuri efendiydi. Ayni zamanda imamdı… Bu iki usta da öldükten sonra yontucu kalmadığından ölüp de gömülenlerin kimlikleri de meçhul kaldıydı… Şehitliğin ortasındaki kuyu bileziği gibi taştan yapılmış ortası toprak olan yuvarlak, kemikleri sonradan toplanıp topluca oraya gömülmüş adları bilinmeyen esirlere aittir…
Çanakkale şehitlerimizi bir kez daha rahmetle anıyorum. (Dinçer arkadaşıma da ki kendisi bu tip tarihi olayları hem iyi bilen hem de çok iyi anlatıp paylaşan bir arkadaştır, teşekkür ederim.)