Türkiye’nin kendi içinde de sorunları vardır. İktidar muhalefet ilişkileri… Paralel devlet sorunu… Demokratikleşme süreci… Kuvvetler ayrılığı… Kürt sorunu… Falan…
Türkiye’nin dış ilişkilerinde de sorunları vardır: Suriye, Mısır, İsrail, AB, Yunanistan, ABD, Ermeni sorunu vesaire…
VE: Türkiye’nin çok olağan süreçte KKTC ile olagelen ilişkilerinde de sorunları vardır! Mesela:
1974’ten kalma Kıbrıs siyasi sorununun hâlâ çözüm aşamasına gelmemiş olması!
Kıbrıs Türk halkına uygulanan ambargoların devam etmesi!
Türkiye ile sosyo ekonomik ilişkilerde tüm “planlı programlı protokollere” karşın uygulamalarında tasavvur edilen kalkınma düzeyine gelinmemiş olması!
Türkiye’den KKTC’ye iğneden ipliğe her bir emtia girerken, KKTC’den TC’ye tırnağı kadarının ihracatı yapılamaması!
KKTC’yi tanıyan tek ülke olmasına karşın Türkiye’nin bu tanımayı yeterince ciddiye almaması!
1974’ten sonra TC’den KKTC’ye hiç de hak etmediği bir sorumsuzlukla “arızalı nüfus” kaydırılması!
Dolayısıyla Kuzey Kıbrıs Türk halkını olumsuz şekilde etkileyen bir yapısal dejenerasyona neden olunması!
KKTC’ye “yavru vatan” yakıştırması yapa ede büyüyüp gelişmesini anaokulu düzeyinden öteye taşıyamaması!
“Türkiye’nin ulusal davasıdır” denilen Kuzey Kıbrıs’ın bağımsızlık ve egemenliğine dayalı çözüm alternatiflerini değil, “asla boyun eğmeyiz” denildiği halde BM’ler AB gibi odakların uydurma çözüm alternatiflerini desteklemesi!
Ve asıl önemlisi “nasılsa Kuzey Kıbrıs elimizde ve bizimdir” düşüncesinin kronikleşmiş saplantısı nedeniyle kırk yıldır çoktan başarılması gereken tüm siyasi ve ekonomik gelişmelerin savsaklanıp ciddiye alınmaması!
KISACA: Türkiye’nin kendi bünyesindeki sorunları ne kadar olağansa yahut ne kadar şaibeli ve istenmeyenlerse KKTC ile olan ilişkilerinde yaşanan sorunları da o kadar olağan, şaibeli ve istenmeyenlerdir! İşte son yansıması:
**********
Türkiye defteri: (2) (KKTC’yi tanıyıp tanıtma sorunu!) Tutun ki son olay TC ve KKTC futbol Federasyonları arasındaki yanlış algılamalardan kaynaklıdır.
Söylediğimiz de budur. Çünkü söz konusu sorun futbolu aşarken, Kıbrıs Türk halkını kırk yıldır boş böğründen vuran “tanınmamışlığın” TC tarafından KKTC’ye aynen “tanımıyorum” olarak yansıtılan bir “siyaset garabetidir!”
Olay biliniyor çünkü ekildiğinin ikinci günü dallanıp budaklandıydı! Kısaca Türkiye Futbol Federasyonu KKTC’de şube açmak için FIFA’ya baş vururken zaten KOP olayından beridir gündemde olan ve gözlere çok da batan Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu’na hiçbir bilgi vermek gereğini duymadıydı!
Buna karşılık ne olduydu ama? “KKTC’ye bilgi vermek gereğini duymayan TFF’ye nazire FİFA tanımadığı KTFF’den girişim hakkında bilgi istediydi… Ne demekti bu? KTFF’yi tanımamasına karşılık tutun ki bir centilmenlik en azından spora saygı!
Oysa “şube” açma girişiminde bulunmadan önce TFF bilgilendirmeliydi KTFF’yi! (Her ne kadar S. Denktaş girişimler konusunda her iki Federasyonun bilgisi vardı açıklamasını yapmış olsa da olayın esprisi bu kadar basit değildir.) Zaten derdimiz bu da değildir? Bizi tanıyan tek ülke durumundaki Türkiye’nin KKTC’yi “tanıdığının” ispatını bu tip olaylar fırsatlarında değerlendirip dünya siyasi çevrelerini motive edecek fırsatları sürekli atlamasıdır! Nitekim son olay da bunlardan biridir! Nedenlerini ise zaten sık sık yazıyoruz: Aradan kırk yıl geçti ama “KKTC’ye hâlâ eti ne budu ne gözlükleri ile bakıyorlar!” “Bir avuçluk halk” diyorlar! Pekala Rum hem dünya devleti hem de Kıbrıs’ın tek tanınmış devleti oluşunu iki avuç olduğu için mi sağladı?
SERDAR DENKTAŞ FAKTÖRÜ: Türkiye’ye inancına saygı duyarız. Çünkü onun kadar da biz inanırız Türkiye’ye… Ancak TC’nin de KKTC’ye inanması gerekir ki burada şube açacak TFF’yi KKTC’yi by pass etmesin! Oysa:
ÖZÜR DİLEDİ? S. Denktaş’ın hem de Anadolu halkı üzerinden özür dilemesini hiç anlamadık çünkü bu “özrü kabahatinden büyüktü!”
Dahası asıl özür dilemesi gereken Ankara olmalıdır: “Kırk yıldır sağlayamadığı çözüm, kıramadığı ambargolar, üstesinden gelemediği Doğu Akdeniz’deki Rum şarlatanlığı, KKTC’nin hâlâ Mersin’den öteye geçmesine olanak sağlayacak gelişmeyi yaratamaması, kaydırdığı nüfus, o nüfusla bozduğu yapısallık… Ve ilahi…
Yazmaktan “imtina” ediyorum! Çünkü kim ne derse desin Kıbrıs Türk halkının Kâbesi Ankara’dır! Bu düşünce ile bağlılığın da milliyetçilikle falan ilgisi yoktur. Tam aksine “var olma” savaşımında kader birliğidir sözünü ettiğimiz.
KISACA: Bu adada Güney Rum Yönetimin Kuzey’e egemen olamayacağı bir çözümün peşinde koşarken, aman diyoruz! “Kuzey’deki egemen Devlet oluşumuzu görünümü ile değil aslı ile savunalım!
**********
Kısaca takıldığım: (Martta yağan yağmur kurtuluşun habercisidir!
Sevgilerle sevinçlerle yağdı… Ki 1967’den beridir ilk defa bu kadar bereketli yağmurlar yağdığına tanık oluyorum. Göletler doldular. Dereler akmaya başladılar.. Uzanıp giden Kuzey toprakları bir baştan bir başa yeşile kesti… Hele şimdilerde ağaçların çatlayan tomurcukları, sarı sarı çiçeklerle salkım saçak olmaya başlayan altıntoplar… Kırmızı kırmızı horoz laleleri… Bundan sonra Kuzey’de renklerin cümbüşü var…
Kısaca “işte Kıbrıs!” Aslı buydu! İlk kez bu yıl aslına rücu eyledi… Sordum, zeytin ağaçları bu yıl tamammış. Eğer bir dolu vurmazsa zeytin yağı akacak fabrikalardan…
Topraklar su tuttu. Gönene ne ekseniz fırlayacak. Karpuzlar, kavunlar, bamyalar, domatesler…
Önümüzdeki aylar patatesin olacak… Dünyanın en güzel patatesleri.
Hayvanlar meralarda bayram yapacak! İstediklerinden alâ otlar… Memelerinden dereler gibi sütleri akacak. Hellim yılı olacak bu yıl, peynirlerin en iyisi..
O küçük ama lezzetli meyvelerimiz. Şeftalilerimiz, armutlarımız, incirlerimiz, üzümlerimiz, portakalımız… Suları akarken ağzımızın sularını akıtacaklar… Bu yıl bereket yılı…
ÖYLE DE NEREYE SATACAĞIZ Kİ? Onca ürünü, onca emeği? Hangi ülkeye hangi gümrük kapısından geçerek? Yoksa yine o değişmeyen kader mi yaşanacak? Elde kalan ürünler! Onca emeğe, parasal harcamalara karşın satılamayan ihraç edilemediği için elde kalan sebze meyveler!
Yoksa Mersin kapısını bile geçememenin kadersizliğinde, hep o Anavatan Yavruvatan söylemlerinde mi kalacağız yine!

Önceki Haber
Sonraki Haber

























