Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Hindinin hikâyesidir: (Bundan yıllar önceydi! Böylesi günlerde yeni yıl kutlamaları yapardık…)

Bugün misafirimsiniz! Sizi bir lanse de olsa zaman tüneline koyup yıllar öncesi Mağusa’sına götüreceğim. Toprak yolları, mertekli damları, çoğu hisar taşlarından evleri, henüz elektrik gelmediği için karanlık akşamların Mağusa’sına… Hani meyhaneleri, kahvehaneleri, kerhaneleri, şiş kebabı mangallı arabacıkları, daracık sokakları, yağmur yağdı mı akıtan fukara evlerin Mağusa’sına…

Tutun ki Akkule Mahallesi’nde iki buçuk kemerli eski Osmanlı hanlarından bozularak ev haline getirilmiş evimize! Yaseminlerin, fulların, yağ tenekelerinde ekili begonyalarla çiçek bahçesine dönmüş avlusu, iki büyük toprak damlı odası, avlunun ta ucunda dibine taş atılsa sesi duyulmayan kuyusu ile abdesthanesi, kocaman asması, yüksek mi yüksek duvarlar arasına saklanmış evimize…
…İlkokulu henüz bitirmemişim… Henüz kış aylarında bile kısa pantolonlar giydiğimiz dönemlerdi… Yünden örülmüş renkli “fanellalarımız vardı…” Kollarına, yenlerine durmadan akan sümüklerimizi sildiğimiz için salyangoz yürümüş gibi çizgi çizgi gümüşi renklere dönüşen o fanilalarımız! Toprak yolların çamurlarına battığımız yıllar!.. Liman kasabası Mağusa işte!..
Tutun ki yıl 1948 olmalı.. Veya öncesi sonrası!.. Mağusalıya “hindi” merakı (alina) kimden nasıl geldi hâlâ bilmiyorum. Surlar içinde yaşayan Rum ailelerden mi yoksa İngiliz Sömürge İdaresi nedeniyle surlar dışında aristokrat hayatların İngiliz ailelerinden mi?
Nasılsa Mağusalıya, yılbaşından üç dört ay önce “bibi” alıp beslemek, 30 Aralık günü de kesip iç pilavla doldurup ertesi gün sini içinde “Ermeni karısının” yahut “Galliga’nın fırınlarına” götürmek gibi bir gelenek musallat olduydu… Üstelik iddialı da! “Senin hindin daha büyüktür, hayır benim hindim daha büyüktür” yarışmasında!
İŞTE O 30 ARALIK GÜNÜ: Rahmetlik pederim Nidai hayvan beslemeye çok meraklıydı… Keçiden koyuna, tavuktan hindiye, hatta tavşandan güvercine kadar eti yenecek ne varsa beslerdi… Bizim o dönemde “alina” dediğimiz hindileri de besler hem avuç içine sığmayacak kadar kahverengi benekli yumurtalarını yerdik hem de “bibi” dediğimiz yavrularını satardık…
O “bibilerden” birini yılbaşında kesmek için kendimize ayırır ve özel yemlerle beslerdik. Dirifil, marul, tahıl, suda ıslatılmış ekmek, kepek hatta işkembe alır parça parça keser hindiye atardık. O işkembe parçası daha yere düşmeden artık dört beş okkaya ulaşmış koca gövdeli hindi kanatlarını çırparak havalara fırlar, yere düşmeden kapar, “lup” diye yutardı! En büyük eğlencemdi alinaya işkembe parçaları atmak…
Pederim Nidai beslediği hindilerle her zaman gurur duyardı… Fakat “alinayı kesmek de tüylerinden temizlemek de göğsünü iç pilavla doldurup fırına hazır hale getirmek de annemin işiydi…
TELAŞ 30 ARALIK GÜNÜ BAŞLARDI. Bir yandan alçı mermerli odalar süpürülür silinir, öte yandan yılbaşı gecesi verilecek ziyafette yenecekler satın alınıp hazırlanırlardı. Hemen hatırlatayım. Henüz “humus” yaygın değildi. Çünkü Filistin göçmenlerinin yeni gelmeye başladıkları yıllardı. Humusun geleneksel bir meze olması daha çok yılları alacaktı. Buna karşılık “gollifa” sofranın vazgeçilmeziydi…
Hindi genellikle 30 Aralığın öğleden sonrası kesilirdi. Tabi ki üzüntülerimizle! O kesim günlerinde henüz ilkokula başlamış kız kardeşimle matem tutardık! Anneme “Allah seni cehennemde yakacak” derdim hep! “O zaman yarın akşam sen yeme” cevabını verir gülerdi…

Ve o an gelirdi. Tüm üzüntüme karşın annemin o koca alinanın kalın boynunu yani gırtlağını nasıl bir bıçak darbesi ile kesip bir süre kanının akmasını beklediğini hep hayretle izlerdim…
Ancak “galo” da dedikleri “alina” yahut “hindiyi” kesmeden önce babam hareket etmemesi için koca kuşu tutarken, annem de hayvanın başını azıcık geriye itip iri gagalarını açar yanında getirdiği bir bardak şarabı gurgurasına yavaş yavaş dökerek lıkır lıkır içerirdi. Hayvan bir süre sonra sersemleyip sağa sola devrilmeye başladığında da kesimi yapardı! Çok uzun yıllar sonra da anneme hep sorardım: “Neden alinayı kesmeden önce şarap içirirdin?” “Nebileyim” derdi. Öyle gördüm ben de aynisini yaparım…”        
Çok sonraları kesimden önce hindiye içirilen o şarabın hikmetini anladıydım.   Hayvan hem şaraptan dolayı sersemler kesim sırasında çırpınmaz hem de etine karışan şarap sert olan etini daha gevrek hale getirirdi!.. Kesilen hindiyi annem ütüler, ertesi sabaha hazırlardı. Tabi o yıllarda buz dolabı yoktu. Hindi bozulmasın diye aralık ayının soğuğunda tel dolabında tutulurdu.
Ve 31 Aralık sabahı göğsü iç pilavla doldurulur, yorgan iğnesine takılı iplikle dikilir, üzerine “sade yağı” (katı yağ) sürülür, etrafına da patatesler konurdu… Sabah babam o koca siniyi Ermeni karısının fırınına götürürdü.. Az biraz büyüdükten sonra artık fırından almak da benim işim olduydu…
VE 31 ARALIK YENİ YIL GECESİ: Bütün aile bizim iki buçuk kemerli Akkule mahallesindeki uzun sündürmesinde toplanırdık. İki üç masa yan yana konur, o akşamın şerefine “lüks lambaları” yakılır etraf pırıl pırıl ışıldardı… Erkekler “Anglia konyak” kadınlar “kumandarga şarap” içerlerdi… Biz çocuklar da mutlaka o masada otururduk. Ziyafet ilk akşam başlar saat on ikiye kadar devam ederdi. Tutun ki her zaman en az on beş kişi hatta bazen evimize gelen misafirlerle yirmi kişilik ziyafet sofralarıydı o sofralar!.. Sonra zaman ilerler, yenilenler yenir ve şarkılar tangolar başlardı söylenmeye… Celal İnce’den, Münir Nurettin’den falan…
Saatler on ikiyi gösterdiğinde “Limandaki vapurların Mağusa’nın gök kubbesini yırtan boru sesleri işitilirdi… En az on-on beş vapur inceden kalına bir orkestra ustalığı ile öttürürlerdi borularını. Tabi o yıllarda ne av tüfeği vardı fişek atacak ne de araba vardı korna çalacak… Olanlar da tek tüktü!
Ha bizim hindi mi? Tutun ki ne kadar yenirse yensin her zaman ertesi güne de kalırdı. Ne var ki sıcak yenmeyip ertesi güne kaldığında eti kösele gibi olurdu. Yine de bıçakla incecik incecik dilimler öyle yerdik…
ZAMANLAR BÖYLE GEÇERDİ MAĞUSA’DA: Hep yazarım. O eski günler belki “patriyakal aile geleneğinde” güzeldi. Ayni evde dedem, nenem, amcam halam ve eşleri, çocuklar vardılar… Doğrusu ya şenlikliydi evler… Ancak o fukaralık, o yokluk her zaman vururdu hayatları! Soğukta üşür, sıcakta terlerdik… Hiç başka seçenek olmazdı! En iyi tatlımız tahine karıştırılmış pekmezdi… En iyi yemeğimiz yahni fasulye ile kavrulmuş patatesti… Yumurta vazgeçilmezimiz, hellim ise lüks kahvaltımızdı… Kışları portakal, yazları karpuz kavun yerdik sadece! Yılda bir çift potin alırdık… Yine de hep “şükürler olsun” derdik!