Kendi iç sorunlarımıza kapandık. Dolayısıyla “müzakerelerin” yeniden başlamasına yönelik çağrılarımız da hitama erdi! Arada Cumhurbaşkanı Eroğlu aynen bizim gibi temcit pilavına dönüşmüş söylemlerini tekrarlamamış olsa; sanırsınız ortada ne siyasi sorun var görüşülecek ne de “çözüm” var talep edilecek! Hayret! Talat’ın bile sesi işitilmiyor!
Farkında değiliz ama belli ki havanda su dövmekten her iki taraf da yoruldu! Olmayacak duaya artık kimseler amin diyemiyor! Nitekim geçtiğimiz günlerde Havadis Gazetesi, manşetinden şu haberi veriyordu: “Rumlar artık Mal Tazmin Komisyonu’na Baş Vurmuyor!”
Habere göre son 3 yılda ortalama bin beş yüz dava başvurusu yapılırken mesela son üç aylık dönemde bu başvurular iyice gerileyerek yirmi dokuza kadar düştü!
NEDEN? Yukarıda çözüm süreciyle ilgili her iki tarafın da usanç içinde olduğunu yazdım. Bunun da değerlendirmesi, “çözüme yönelik umutların gitgide sönmekte olduğu, bu umutsuzluk nedeniyle Kuzey’de mülkü bulunan hak sahibi Rumların “ne kurtarırsam kârdır” düşüncesinde Mal Tazmin Komisyonu’na çok daha yoğun müracaat yapmaları” şeklinde olurdu değil mi? Oysa tersi oluyor! Pekala nedir sebebi? Kilise baskısı mı? Anastasiadis Yönetiminin sürekli “malınızı satmayın” çağrıları mı? Yoksa her hal’u kârda bir gün Rum ahalinin Kuzey’e dönüp mülklerine yeniden sahiplik koyacakları inancı mı?
EROĞLU NE DİYOR? Son zamanlarda Anastasiadis’ten şikâyetle diyor ki Eroğlu, Anastasiadis’le ne zaman görüşsek aşırı isteklerde bulunuyor. Bu istediklerine evet desek Kuzey’de bize yaşayacak yer kalmayacak!
Çok sık yazdığım için belki saplantım haline gelmiştir ama gerçektir: “Annan planına hayır diyen Rum elbette ki yeni müzakere safhasında üzerinde ödünler isteyecektir ki kıymet’i harbiyesi olsun.” Nitekim “istediğini” görüyoruz! Yoksa eldeki ile yetinecekse neden yeniden masaya otursundu! Büyük olasılıkla bu “isteklere dayalı “strateji” Rum halkına “Kuzey’e dönme umudu” olarak şırınga edildi! Bunda Amerika’nın “sorunu çözeceğim” iddiası ile müzakerelere direkt müdahil olmasının etkisi de vardır AB’nin Güney’den yana desteğinin de…
BU UMUTLARI KIRMALI MIYIZ? Eğer “çözüm istemekle” “çözüm uğruna Rum tarafının Kuzey’den her istediğini vermeyi” birbirine karıştırmıyorsak, evet, Rum’un Kuzey’e dönüş umudunu kırmalıyız!” Aksi halde sittin sene daha çözüm olmayacaktır!
NASIL? İki bölgeli iki devletli çözümden asla ödün verilmeyeceğini dünya aleme karşı deklere ederek… Pekala Rum’un mülkü? İşte müzakere masası, işte Mal Tazmin Komisyonu… Kapsamlarında takas da var, yeniden saptanacak sınırlar da var, dolayısıyla Rum tarafına makul oranlarda iade edilecek topraklarla köyler de var… Rum tarafını bu gerçekle yüzleştirmek hayallerden kurtarmak yine bize yani KKTC’ye düşen görevdir…
**********
Neden aynalara tükürmeliyiz? (Makamlar doymak bilmez iştahın saltanat tahtlarıdır!)
Anlamadığım konularda ahkâm kesmek zorunda kaldığımda canım sıkılır! DP-UG saflarında olagelen istifalarla baş gösteren siyasi krizi de “anlayamadığım” için can sıkıntıma koyuyorum! Fakat anlamıyorum derken: S. Denktaş’ın fevri tutumunu değil! “DP Başkanı olarak Serdar Denktaş’ın UG’yi de “aidiyetinde bir parti” olarak değerlendirmek istemesini de değil! Yahut hâlâ iki partiden oluşan “birlikteliğin” tek ve vazgeçilmez Başkanı olmak istemesini de değil! Veya kendi partisi içinde bile “bütünsellik” sağlayamaz, bir Arabacıoğlu’nu Eğitim Bakanı olarak Hükümet’te tutamazken, Şonya’yı kaçırtırken, DAÜ’de siyasi kaprisinin bombalarını patlatıp etrafı viran eylerken de değil! UBP’den kopan Kaşif’li gruba “otokrat başkan” oluş imajını kabul ettirmek istemesinden dolayı da değil!
Bakanlık kademelerinde yaptığı değişikliklerin KKTC’nin büyük gereksinmesi olan reformları ile gelişimine olumlu yönde tırnak kadar etkisi olmayacağını bilmemden dolayı da değil!
VE DOĞRUSU ŞU Kİ: Beni istifa edenlerin makam uğruna istifa ettikleri, yerlerine gelenlerin Bakanlık koltuklarına vatan millet uğruna oturdukları da tırnak kadar ırgalamaz çünkü son yolculuğuma hazırlanırken, bu memlekette hiçbir şey öğrenmediysem, “her gelenin gideni arattığını öğrendim” ki ötesi laf’ı güzaf olmakta!
GELELİM CAN SIKINTISINA: Serdar Denktaş’ın Bakan değişikliklerine gitmesi, ardından da “makam uğruna istifa ettiler” demesi memlekette “işte siyasi düzeyimizin aynalarda yansıyan görüntüsü budur” tepkilerinde ses soluk getirirken “öyle mi” deyip gidip o aynalara tüküresim geldi! Fakat o da ne? O tüküreceğim aynada gördüğüm “ben” değil miyim? İrkildim! Ve can sıkıntımı katmerleyerek sordum: “Yoksa o mahiler ki derya içredirler deryayı bilmezler!…” Yoksa “kendi gözümüzdeki merteği görmeden başkasının gözünde çöp arayanlardan mıyız bizler de?”
Yoksa o aynalara hep beraber mi tükürmeliyiz memleketi bu hallere getirdiğimiz için! Her olayı “kişiselleştirerek” hep “bana bana” dediğimiz için mi yoksa! Yoksa önümüze ne geldiyse doymak bilmez iştaha ile ve Peringa balıkları gibi bir çırpıda dişleyip, geriye sadece leş gibi kadavralar bıraktığımız için mi tükürmeliyiz o aynalara? Ne Türkiye’nin ne AB’nin Euroları bizi doyuramazken, Rum mülkünü rant ekonomisi haline getirirken ve memleketi harman gibi savurup atarken, duymamız gereken utançtan dolayı mı tükürelim o aynalara?
VE SONUÇ! Hükümetler gelecek hükümetler gidecek! Bakanlar gidecek, Bakanlar gelecek! İstifalar yaşanacak! Ve her iki buçuk yılda “başkaları dahaları” da gelsinler ve de o makamlara otursunlar diye seçimler üstüne seçimler yapılacak! Zaten zamanı yine geldi!
**********
Kısaca takıldığım: (Zamanında batıramadıkları DAÜ’yü şimdi batıracaklar! Q Vadis?)
(Önce tek günün ahvaline bakalım:) 18 Kasım 2014. Günlerden salı! KKTC, DP-UG’den istifa eden “tepe adamları” olayı ile iştigal ediyor! Önüme gazeteyi açtım sayfaları çeviriyorum: Havadis manşetten feryat ediyor: “Bu rezilliğe son verin!” (Bakanlık kavgasına ver yansın ediyor, leblebi çiğneyip ateş püskürüyor!)
Diğer sayfada haberler şunlar: “64 KTHY mağdurundan 15’nin başlattığı açlık grevinde 2. Gün sorunda dört kişi sağlık sorunları yaşamaya başladı!
Hayvan üreticileri süt paralarının düzenli ödenmesi, tarımsal girdi fiyatlarının düzenlenmesi talebiyle eylem yapıyorlar.
Sendikalar KTHY eski çalışanlarının sorunları çözülmediği için hükümeti kınıyorlar!
Genç işadamları derneği Meclis önünde açıklama yaparak Yöneticilerin yanlış yaptığı ve yapamadığı icraatlarını protesto ettiler, “toplum çıkarlarını da dikkate alın” dediler!
Girne Vergi Dairesi’nde hayat durdu! Personel eksikliği nedeniyle eylemdeler…
Müşavirler sorunu devam ediyor!
Lefkoşa Muhtarlar Derneği yalan yere fatura sunmaları isteklerinden şikâyet ediyorlar!
Narenciyeciler Lefkoşa’da büyük eyleme hazırlanıyorlar…
Ve işte asıl haber: Çalıştığı pizza dükkânını yakan kadın, “Psikolojim bozuktu yaktım” dedi! (Çıldırıyoruz!)
VE SİZ NE YAPIYORSUNUZ? Vakti zamanında DAÜ batarken o batışı durdurmak için “DAİ ile DAK kamburunu” Doğa Kolejlerine kiralayıp zararlar hanesinden çıkardılardı. 200 çalışanı da tazminatlarını verip emekliye çıkardılardı. O dönemde, bu “kurtarma operasyonunu” beğenmeyip “hayır DAÜ batsın” diyerek kampüsü siyaset arenası haline getirenler başarısızlıklarını unutmadılar ki bugün de sahnededirler!
Hesap soruyorlar. Ve iddia ediyorlar ki DAK ve DAİ’yi özele devretmekle Eşber Serakıncı ile Rektör Abdullah Öztoprak suç işlediler çünkü DAÜ’yü zarara uğrattılar!..
YUKARIDA memleketin melalini söyleyen tek bir güne sıkışmış sorunlarını, çok kısaca ve eksiği ile ayazlattıydım! “Yaşadığımız güne” ve “geleceğe” çözüm bulamayanlar, bu halka tırnak kadar umut vaat etmeyenler şimdi “geçmişi” kurtarmaya sıvandılar! (Hayret! Meclis de içinde!) Ki ne kurtarması? Hâlâ Rektörlük sorununun yarası iyileşmemiş kanarken, bir sorun da DAİ ile DAK’ta açacaklar ki dün batıramadıkları DAÜ’nün intikamını alırlarken bir gün gazetelerin haberlerinde şöyle ayazlansınlar: “Nihayet başardılar, DAÜ battı!” Q Vadis?

Önceki Haber
Sonraki Haber

























