Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Gün Türkiye’ye vefa borcumuzu gösterme günüdür (Hiç olmazsa bir süre suskun kalmak da akde vefa olacaktır)

Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’deki olaylara ne kişisel görüşlerimizin paşa keyifleri uğruna nanik çekebiliriz ne de “ekmek elden su gölden cumhuriyeti” oluşumuzun rehavetine sığınarak görmezden gelebiliriz! Hele de eğer Erdoğan diyorsa ki “sınırımızda oyun oynanıyor” kesinlikle durum vaziyetleri değerlendirmek yönünden bir zihin praktisi yapmak zorundayız!
Çünkü artık ayıp olmaktadır: Hâlâ “Türkiye’nin vesayeti altında ve emir kulları olarak yaşamakta olduğumuzu” bağıra çağıra söyleyip aynen Anastasiadis ağzıyla, “bıraksın bizi kendi kaderimizi biz kendimiz tayin ederiz” iddiasında bulunmak ne “özgür düşüncedir” ne de “demokrasi!”
Bölge ateşler içinde yanarken TC’nin askeri güvencesi altında yaşadığımız “barışçı ortamı” ille de Rum’la birleşmek uğruna dinamitleyip geleceğimizin yollarını mayınlanmak ne akla sığar ne izana!
NEDİR BU VİCDANİ RET? Çok ayıp ediyoruz! Nedenini söyleyeyim. Askerliği kim sever ki? Hangi insan militarizmi savunur ki? “Barış” varken kim “asker üniforması giyip silah kuşanmak ister ki?” Dolayısıyla evet hakkınızdır: “Ret edin gitmeyin askere!”
Eee! Hiç mi sormayacaksınız ama? Neden birleşik Kıbrıs’ı gözlerken, federal şemsiyenin altında Güney ile barış ve istikrar içinde yaşama hayalleri kurarken, Rum tarafının sürekli askeri tatbikatlardan tatbikatlara koştuğunu sorgulamayacak mısınız? Neden İsrail ve Rusya ile anlaşmalar ittifaklar oluşturduğunu hiç mi düşünmeyeceksiniz?
Ve sormayacak mısınız? “Kimin için yapıyor bunları Rum tarafı?” Kuzey’deki Türk halkı için değilse IŞİD için mi? PYK için mi? PKK için mi? Esat’lı Suriye için mi? Yoksa Türkiye için mi? Şimdi cevabınızı daha iyi işitiyorum: “Hah” diyorsunuz. “Şimdi kaldır ayağını, zaten biz de bunu söylüyorduk. Çünkü adadaki Türk askerinin varlığı ile işgal altında tuttuğu Rum mülkü savaşı davet etmektedir. Eğer Türkiye askeri ile giderse savaş olasılığı da gider!”
BRAVO! Pekala ne gelir yerine? Arkasına AB ile Amerika’yı, yamacına da Rusya’yı almışlığının garantisinde “Rum egemenliği” değil mi? Ne zannediyorsunuz, Türkiye adadan çekilecek de Rum Güney’de Kuzey’i mi seyredecek? Güller karanfiller mi atacak o taraftan bu tarafa!
Buna karşın yine de siz ne diyorsunuz? Biz asırlarca bu adada Rumlarla bir arada yaşadıktı. Yine yaşarız…
Külliyen yalan! Bu adada bu ada halkı tarih boyunca gelip giden İmparatorlukların kavimlerin emrinde yaşadıydı! Osmanlı ile yaşadıktı! İngilizle yaşadıktı! Fakat kendi kendimize kendi egemenliğimizle hiç yaşamadıktı!   
Dolayısı ile “işte bundan sonra barışçı bir ortamda yaşamak için çözüme varmamız gerekiyor” diyorsanız, buyurun işte Anastasiadis, işte kilise, işte Rum Ulusal Konseyi, işte Rum liderliği! Adresleri de açık, ulaşmanız için yolları da açık! Bakın bakalım nasıl çözüm istiyorlar?
CAN SIKMAK İSTEMİYORDUM: Hele böylesi bir pazar günü! Üstelik “sohbetimdir” diyerek kafamda hazırladığımca yazacağım pek çok hatıralar konular vardı. Hepsini de es geçtim çünkü bana öyle geliyor ki Türkiye’nin bu en sıkışık olduğu dönemde, sınırları hem içte hem de dışta Cumhuriyet tarihinden bu yana en büyük tehlikelerle sarılmışken, biz Kıbrıs Türklerinin bu dönemde hiçbir şey yapmamış olsak bile en azından akde vefada olumsuz ve zamansız beyanlardan kaçınarak “suskun” kalmayı becerebilmemiz bile faziletimiz olacaktır. Kaldı ki Türkiye’ye “inancımızı” en az o Türkiye’nin bize koyduğu inancı oranında dünya aleme duyurmamızın da tam zamanıdır.          
**********
“Madam” Güzin: O gerçekten nesillerin öğretmeniydi
1954 yılıydı. Namık Kemal Lisesi ilk kez Kutup Osman Türbesi’nin bulunduğu binada lise birinci sınıfı ile tedrisata başladıydı. İlk müdürü Ali Süha idi. Sonra bir yıl kadar Suphi Rıza ardından da Yavuz Konnolu müdür olarak görev yaptılardı. Okul Niyazi Manyera başkanlığındaki Komisyon tarafından idare ediliyordu. TC ile oluşturulan Kültür Anlaşması sonucu tamamen Türkiye’ye bağlı idi. Öğretmenler de TC’den geliyorlardı.
Kaçıncı sınıftım bilmiyorum. Galiba orta üçüncü sınıftım. Yıl 1956’lar yahut 1957’ler miydi? Bir sabah sınıfa uzunca boylu, esmer, biraz irice görünümü ile bir bayan öğretmen geldi. Kara tahtanın önüne geçti, gözlerini kısarak bize şöyle yukarıdan bir baktı ve “çocuklar ben sizin İngilizce öğretmeniniz Güzin Niyazi’yim. Bana Madam Güzin diye hitap edeceksiniz” dedi…


Ve o yıllardan ölene dek, sonraları, “ben evli olmadığım için artık bana mis Güzin diyeceksiniz” isteğine ve değişimine karşın, hep Namık Kemal Lisesi’nin ve de Mağusa’nın “madam Güzin”i olarak kaldı…
Ve söylendiğince kuşaktan kuşağa o kadar çok öğrencinin öğretmeni oldu ki gün geldi yetiştirdiği öğrencilerle Namık Kemal lisesinde birlikte öğretmenlik de yaptı. Bu nedenle “öğretmenlerin öğretmeni” olarak anıldı…
Enteresan kadındı. Kelimeleri yaya yaya kendine özgü bir konuşması vardı. Hemen herkesle sohbet ederdi. Beni de her gördüğünde “napan be Eşref, neredesin” diyerek lafa başlar ve tabii memleketin siyasi ahvalini sorardı!
Çok sonraları araba kullanmasını da öğrendiydi. Zaman zaman Namık Kemal Lisesi’ndeki bazı sosyal içerikli toplantılarda karşılaşırdık. Bazan da yolda belde… hemen her öğrencisini isim isim hatta okul numarası ile hatırlardı… Dile kolay: 36 yıl ayni okulda öğretmenlik yapma şerefi ona nasip olduydu ki her halde artık o şerefi okula adı ile veren de Güzin Hanım olmalıydı…
Allah rahmet eylesin. Mağusa’nın, Namık Kemal Lisesi’nin tarihinde, hep bir “madam Güzin Niyazi” var olacaktır.