Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Rum’un Doğu Akdeniz’deki araştırmaları (Gitgide “tüm denizlerin hakimi” benim diyecek!)

Tanımasak inanacaktık! Nitekim kuşku duyanlar oldu! Oysa biliyorduk: Rum eser gürler ama yağmaz!
Olay bir süredir Anastasiadis’in müzakere masasını terk etmesine de neden olan “kriz” boyutuyla devam ediyor. Çünkü Rum rahat durmuyor! Sadece Kıbrıs’ın tek egemeni olarak değil bir süredir Kıbrıs etrafındaki denizlere de egemenliğini sermek için “Münhasır Ekonomik Bölgeler” icat ediyor! Amerikan Noble Şirketi ile İsrail Mısır ortaklıklarını da alabandasına alıp, tek taraflı olarak sismik araştırmalar yapıyor! Sonuçta 9. Parsel’de doğal gaza ulaşıyor, ayakları kıçına vururken bu kez yeni araştırmalara başlıyor ki…
E İNSAF! Bu adada şu anda yüzde otuzu aşkın toprağı ile bir Kuzey Kıbrıs Türk Devleti vardır ve bu devleti Türkiye resmen tanımaktadır. Tanıdığı için de Hidrokarbon yataklarında sismik araştırmalardan sondajlara, üretimine varıncaya kadar KKTC adına araştırma yapmak için bir ortak anlaşma imzalanıyor.
Ve TC geçtiğimiz günlerde Rum tarafını uyararak KKTC ile yapılan anlaşmalar çerçevesinde ayni bölgede sismik araştırma yapacağını açıklıyor. Dediğini de yapıyor, sismik araştırma gemisi Barbaros Hayrettin Paşa gemisini Kıbrıs’ın Güney’indeki 3. Parsel’e gönderiyor. Ardından da bölgede seyredecek tüm gemilere “Nevtex” denilen bir açıklamalı uyarıda bulunarak, arama çalışmalarının 20 Ekimde başlayıp 30 Aralık’a kadar devam edeceğini açıklıyor. (Oysa sismik araştırmalar genelde 20 gün içinde tamamlanırmış.)
VE RUM TARAFI KÜPLERE BİNİYOR: Anastasiadis paldır küldür masadan kaçıyor, Yunanistan ayağa kalkıp Türkiye’yi müzakereleri sabote etmekle suçluyor, bağırmalar çağırmalar ayyuka çıkıyor derken… Rum Ulusal Konseyi Anastasiadis Başkanlığında toplanıyor: Beklersiniz ki hazır AB ile ABD’yi de ayağa kaldırmışlarken üçüncü dünya savaşını da başlatsınlar!
NANNİK! Eşeğini dövemeyen semerini dövermiş! O anlı şanlı Ulusal Konsey’lerinden çıka çıka çıkan elle tutulur karar, “Türkiye’nin AB’deki müzakere sürecinde açılacak Başlıkları veto etmesi” gibi abuk karar oluyor! Tabii nüfusu bir milyonu bile bulmayan, Annan Planı’na hayır dediği halde Güney’i üye yazan AB kına yakabilir! Avrupa’ya “şımarıklıkla maskaralığın” eserini kazandırdığı için!
ŞİMDİ NE OLACAK? Ulusal Konsey kararlarına göre Rum tarafı bundan sonra her platformda Türkiye’yi şikâyet edecekmiş! Tabii fırsat bu fırsattır deyip müzakere masasını boykota da devam edecektir!
Şimdi desek ki “yazık beee! Taraflar tam da çözüm konusunda anlaşıyorlardı, oldu mu ya şimdi bu? Bir umut daha söndü!”
Gülersiniz değil mi? Zaten ben de gülmeniz için yazdımdı! Buna karşın Rum tıpış tıpış o müzakere masasına dönecektir!”    

         
**********      
Hey gidi devlet heyyy! (Durumlara göre otomatik olarak değişen devlet!)      

Eğer KKTC bukalemun değilse o halde esen rüzgâra göre yön değiştiren rüzgâr gülü de olmamalıdır! Oysa KKTC “bukalemunluk” da yapıyor “rüzgâr gülleri” gibi de dönüyor!
Çünkü siyasi iktidarlarından muhalefetine, iş insanlarından STÖ’lerine, sendikalarından ekonomik sektörlerine kadar bu ülke, güne zamana, havaya suya, sıcağa soğuğa göre değişen, “değişkenliği” kendinden menkul bir devlettir. Mesela:
Şu sıralarda kuzey’deki devlet oluş hakkımızda Rum’u sinirlendirip zıvanadan çıkartan iddia ve irade ile Türkiye’ye Doğu Akdeniz’de sismik araştırma yaptırtabiliyoruz!
Dolayısıyla şöyle demez misiniz? “İşte adadaki devlet ve ulus oluş hakkını çatır çatır kullanan bir Türk halkı…” Fakat o da ne? Başımızı bu tarafa çevirdik mi demez miyiz? “Adadaki Türk askerini istemiyoruz!”
Ertesi gün ne söylüyoruz? “Devlet değiliz! Millet hiç değiliz çünkü Kıbrıslıyız!” Bu nedenle haydi gelin Rum’la Birleşik Kıbrıs’ı oluşturmak için müzakere masası kuralım?
Daha ötesi var: İşimize geldiğinde “Kıbrıslı” oluyoruz! Cebimizde hem Güney’in verdiği kimlik kartları var hem AB damgalı pasaportlar var… Tepe tepe kullanmak bedava! Fakat söz 1960 Kıbrıs Cumhuriyetine dönüş oldu muydu “bas bas bağırırız” çünkü o zaman da aklımıza “KKTC’li” olduğumuz gelir!
Öte yandan: TC’nin pompaladığı paralarda maazallah azalma olsa! Yahut her “battık” dediğimizde açıktan “fazlasını” verip devletçe “konkordatoya” çıkmamızı önlemese ne olurdu hallerimiz derken…
Bakın ne oluyor ama: O pompalanan paralar dolar Euro’dur. Kullandığımız da TL! Benzetmesi çok amiyane de olsa şuna benzeteceğiz: “Kasap canlı hayvanı besiciden okka ile alır, sonra gelir kasaphanede millete kilo ile satıp kazık atar!”
Yani demek istiyoruz ki dolar 2. 28’lere kadar fırlar elimizdeki TL’leri bir çırpıda ham hum şurulup yutar, altında kalanlar da batar… Sonra gelsin kredi kartı mağdurları filmi! Çünkü devlet dolar ithal eder ama maaşları TL ile öder!        Sendikalarımız devletin kendilerine bahşettiği her türlü kanunlarla donatılmışlar, profesyonel sendikacılık yaparlarken öte yandan “inançsızlığın” politikalarında bu devleti nasıl yıkabiliriz ki yerine “Rum-Türk devletini” koyalım diye yırtınırlar, başarmak için de eylemden eyleme at sürerlerken, Meclis de basalar bakanlık da!
VESSELAMI KELAM: KKTC’nin kaderidir: Renkten renge girmek! Şekil değiştirmek! Yaptıklarını yıkmak! Yıkılanların ardından Fatiha okuyup ağlamak! Devleti söğüşlemek için ne kadar diplomatik atraksiyon varsa hepsini yapmak, sonra “nerede bu devlet” diye sormak! Vesaire… Hey gidi devlet hey…          

**********
Kısaca katıldığım: (DAÜ’deki usulsüzlüğe neden bu kadar yoğun tepki kondu?)

Çünkü artık insanlar seçimler öncesinde kanun ve demokratik haklarla daha güzel ve istikrarlı KKTC vadedenlerin iktidar olduktan sonra yaptıklarından…
Bizzat “ kanun koyucuların” kişisel kararları ile kanunların ırzına geçmelerinden…
İki paralık oy uğruna “usulsüzlükler” yaratıp memleketi huzursuz etmelerinden…
Hâlâ vazgeçmedikleri otokratlıkta “ben yaparım olur” deyip etrafı toz dumana katmalarından…
Popülizmi bir kambur gibi devletin sırtında yüz karası olarak taşımalarından!
Partizanlıklardan, ayak oyunlarından, iş yapayım derken bilmem ne yapmalarından, falan… Bu halk bıkıp usanmıştır da ondan!
DAÜ’DE OLANLARA TEPKİLER: İşte o yukarıdaki nedenlerden dolayıdır! Çünkü: Eğer bugüne kadar DAÜ’de çalışan bir yasa varken, Rektör “Başbakan yardımcısının sözünü dinlemedi, emirlerini yerine getirmedi diye 16 bin öğrencili bir Yüksek Öğretim Kurumu’nu böylesine ayaklara düşürerek harcamaya çalışırsa, “Yeni Seçme ve Yönetim Yasası yapacağım” diyerek “Kıyım Yasası”nı çalıştırırsa, çekiverin böyle “hukuk üstünlüğünün kuyruğunu.”
KALDI Kİ HATIRLATALIM. Bu ülkede 11 tane tescilli üniversite vardır. Bunların iki tanesi Vakıf’tır diğerleri özeldir. Fakat tümü de “üniversiteler kapsamında KKTC kurallarına” bağlıdırlar ve eğer kanunlar nizamlar gündeme gelecekse tümünün de en az DAÜ yahut LAÜ kadar denetime tabi tutulmaları gerekir…
Oysa Serdar Denktaş için varsa DAÜ yoksa DAÜ vardır! Neden? DAÜ devletin at oynattığı çiftliği olduğu, diğer üniversitelerin kapılarından besmele ile girmek zorunda kaldığı için mi? Neden o ünlü “değişim, dağıtma, atama, görevden alma operasyonlarını” gidip öteki dokuz üniversitede de yapmıyor? Gerek mi yok?
KALDI Kİ YİNE HATIRLATACAĞIZ: Üniversitelerde Türlü çeşitli rektör seçimi vardır: Ya DAÜ’de olduğu gibi VYK aday gösterir Senato seçer… Ya üniversitenin tüm çalışanları ile öğretim görevlileri seçer… Yahut tümden çalışanlar, öğretim görevlileri ve öğrenciler seçer… Yahut da TC’de olduğu gibi memleketin Cumhurbaşkanı önüne konan Rektör adaylarını, aldıkları oylarının çokluğuna bakmadan “istediğini” seçer! (Serdar Denktaş bunu mu yapmak istemektedir?) 
KALDI Kİ YADSINAMAZ GERÇEKTİR: Eğer bir memlekette üniversiteler özerk ve egemen kurumlar olarak bilimin ve demokrasinin bayrağını taşıyacaksa rektörlük seçimleri kesinlikle o üniversitenin bünyesinde gerçekleşir. En çok oyu alan da rektör olur! Bu kadar açık ve net!