Müzakereler mayna etti ama adı gündemden düşmüyor! Çok da olağandır çünkü tarafların “müzakereleri” sürdürmelerinden başka alternatifleri yoktur.
Ha, olurdu! Eğer Türkiye ile KKTC arasında belirgin bir çözüm stratejisi saptanmış olsaydı! Oysa bu konuda hâlâ açık ve net bir anlaşma yoktur. Çünkü:
TÜRKİYE CEPHESİ: 1974 Türkiye’si dış politika yönünden bu günkü kadar karmaşık ve bulaşık bir siyaset ortamı içinde değildi. Ecevit döneminin tek gailesi tutun ki Kıbrıs olabiliyordu. Nitekim bu nedenle olmalıdır Barış Harekâtı söz ve gönül birliği kararı ile alınırken Demirel’den öte hiçbir parti lideri Kıbrıs’a çıkarma yapılmasına muhalefet şerhi koymadıydı. Sonrasında da kazanılmış zafer nedeniyle Türkiye’nin batısından doğusuna, güneyinden kuzeyine kadar bayram havası estiydi!
Tabii olayın bu kadar rahat cereyan etmesinde “elindeki asası, sırtındaki cübbesi ile elini krallarla Kraliçelere bile öptüren Ortodoks Kilisesinin Başpiskopos’u Makarios’a, Yunan cuntası tarafından hazırlanan askeri darbenin de etkisi vardı.” Yunan cuntası ile adadaki hempalarını susturup saf dışına itmek görevi ise Amerika tarafından adeta Türkiye’ye fatura edildiydi! Kısaca Türkiye, Makarios’a yönelik isyanı susturmalıydı, bunu yaptı…
NE VAR Kİ: Bugünün Türkiye’si dünün o Türkiye’si değildir çünkü büyüyüp geliştikte, serpilip güçlendikçe düşmanları da çoğalmıştır! Kısaca artık Türkiye dış dünya tarafından yönetilen değil, dış dünyayı yönetmeye çalışan bir ülkedir! Öyle de oldu muydu işte Suriye, Mısır gibi ülkelerle olagelen ilişkileri, işte AB ve Amerika ile takışmaları, işte yeniden depreşen PKK ile IŞİD belası! Ve tabii kronikleşmiş Türkiye düşmanlığı ile sarmalanmış Güney Rum Yönetimi!
Tutun ki Türkiye Kıbrıs sorununu, bu düşmanların dişleri arasına düşürmeden çözüme ulaştıracak! Kolay olmadığını hep birlikte görüyoruz!
KKTC CEPHESİNE GELİNCE: Çok enteresan bir siyaset sahnesi kurduk! Yazalım. Gireni çıkanı, yöneteni yönetileni, kulisi izleyicisi, bağıranı çağıranı “Çok Sesliliğin Faydaları” adlı bir kitap yazıyorlar! İçinde sağ da var sol da! Demokrasi de var Faşizm de! Dolayısıyla “Rumlarla birlikte yaşayalım” diyeni de var Türkiye ile birlikte olalım diyeni de var! Eh sesler ve eğilimler bu kadar dağılırlarken dolayısıyla Türkiye dışarı Rum içeri diyen de var, Rum dışarı Türkiye içeri diyen de var!
Dolayısıyla: Siyaset kirliliği yaratan böylesi parça körçe görüşler ortada iken, artık Kıbrıs’ı kendi uluslar arası çıkarları yönünden de kullanmak zorunda kalan Ankara, KKTC ile nasıl bir uzlaşıda ortak yol haritası saptayacak?
PEKALA BU DURUMDA SON SÖZ KİMİN OLACAK? Yani çözüm aşamasına gelinip de son sözün söylenmesi gerektiğinde o sözün sahibi mutlak’ı kim olacaktır? Cevap sizindir!
**********
YAĞMUR YAĞDI MAĞUSA’YI SELLER ALDI (YOLLAR YOLLAR VE YİNE YOLLAR…)
Önce isyan sonra feveran ettim! Vakta ki akordu yapılırken gerile gerile sonunda kopan saz teli gibi iki parça oldum, aklım başıma geldi! Ve hem usulet hem de suhulutle “vallahi yazacağım” dedim!
İşte yazıyorum: Eğer Anastasiadis yağmur yağdığında kentlerimizin sular altında kalmayacağının tedbirlerini kesinlikle alacağını, yollarımızı dereler gibi akan sulardan kurtaracağını, yazda ve kışta hava koşullarından etkilenmeyecek trafik düzeni yaratacağının sözünü verir ve verdiği bu sözü BM de deklere ederse, işte Kuzey… Hoş geldi sefa geldi, buyursun gelsin, hepsi kendinin!
İNSANI ZIVANADAN ÇIKARTIYORLAR! Çok ayıptır! Hele Mağusa gibi kumsallık alanda yapılaşmış bir kentin, yarım saat yağmur yağdı diye “felç” olması!
Geçen gün o yağmurun “zedelerinden” oldum!” Ve bir kez daha bağırdım:
Yıllardır “yol, yol, yol,” diyoruz!
Yollar bir kentin hayat damarlarıdır diyoruz!
Düzenin dolayısıyla dirliğin aracıdır diyoruz!
Seyrüsefere çıkan arabalara güven vermesi gereken yollardır diyoruz!
Sürücülerin psikolojilerini olumsuz etkilememesi için her santimetresi oya gibi işlenmelidir diyoruz!
Arabalar hiçbir engele takılmadan üzerlerinden yağlar gibi akmalıdır diyoruz!
YOK! Sanki da “sırat köprüsü olmalıdırlar” diyoruz! Çok ayıp! Öteki kentleri Lefkoşa’yı bir yana koydum. Elimin altında gördüğüm yaşadığım Mağusa’yı aktarayım size. Kırk yıldır! Surlar içinden ibaret Mağusa’nın bir ucu Derinya’ya bir ucu Tuzla’ya dayanmış! Nüfusu DAÜ öğrencileri ile elli binleri bulan bir kent olmuş. Arabalara arabalar üstüne arabalar ulanmış!
Fakat “yollar” (kent içi yollardan söz ediyoruz,) hep ayni kalmış! Ki o yollara ne yeni yollar ulanmış ne de nüfusun yoğunlaşmasına karşın, seyrüsefer rahatlık ve güveni için “iyileştirmelerle takviyeler” yapılmış! Kırk yıldır bu böyle!
Ve geçen gün yarım saat yağmur yağdı, “Doğa Okullarının” o cicim bicim parke taşlı göstermelik yollarından tutun da ötesi anayollara varıncaya kadar Mağusa’nın her tarafı sulara gömüldü! Arabalar dereler haline gelmiş sularda boğuldu! Kısaca Mağusa’yı sular yuttu!
KALDI Kİ: Yağmur yağmasa, sular basmasa da Mağusa çoktandır yollarının esiri durumundadır! Çünkü: Koca kentte sadece bir tek “sinyalizasyon” vardır. Buna karşılık yağmura su baskınlarına da gerek yoktur, her iki üç metrede bir anayola doksan derece dik çıkan tali yollarla zaten trafiği felçtir! Çukurlarını saymıyoruz! Çöp bidonlarının yolları işgal etmelerine değinmiyoruz! Trafik işaretlerinin nanay olduğuna göz yumuyoruz! Fakat insaf diyoruz: Artık kıpırdayın, ya bu yolları “yol” yapın yahut yetkiler ve sorumluluklarla donatılıp emrinize amade kılınmış “makamlarınızı” iade edin ki bu da kurtardığınız faziletiniz olsun!
Devleti alî’lerinedir lafımız! Çünkü kent içindeki karayolları da onundur, memlekette güvenli ulaşım sağlamak yükümlüğü de onundur! Artı belediyeleri harekete geçirmek yetki ve sorumluğu da devletindir!
**********
KISACA TAKILDIĞIM: (DAÜ’DE OLANLARLA “HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ İLKESİ” BİR KEZ DAHA ALLAH’IN RAHMETİNE KAVUŞTU!)
Birincisi: Eğer kanun yapanlar dönüp yaptıklarını yıkıyorlarsa çekiverin o devletin kuyruğunu!
İkincisi: Eğer kanun koyucular kanunları yıkarlarken onlara çanak tutan yetkili ve sorumlular, “ne yapalım emir büyük yerden” deyip “biz kanunların insanları değil, efendilerimizin bendeleriyiz” diyerek kanun yıkıcılarının yanlarında yer alırlarsa, çekiverin öyle devletin kuyruğunu!
Üçüncüsü: Eğer kanunların savunucuları olmaları gereken bilim ve irfan sahibi insanlar sırf makam sahibi olmak için kanunların yıkılıp yangın yerine çevrildiği “kanunsuzluklar enkazının” üzerine otururlarsa, çekiverin öyle devletin kuyruğunu!
DAÜ’DE OLANLAR İŞTE BUNLARDIR! Serdar Denktaş’ın kişisel husumet ve tasarrufuna kurban edilen Abdullah Öztoprak olayını geçiyoruz! Bir yerde kanunlar karşısında hesaplaşacaklardı. Fakat başta Vakıf Yönetim Kurulu olmak üzere. Bile bile sırf Hükümetin atadığı bir “kurul” olduğu için “kanunsuzluğa hizmet etmek zorunda değildi!” İstifa eder, kendini aklar paklardı!
Öte yandan Öztoprak’ın yerine atanan Necdet Osam beyefendi de Rektörlüğü koltuk değnekliği işlevinde “vekâleten” yürütmesi teklifine, en azından adının önündeki “Dr.” “Prof.” unvanları ile “hukukun üstünlüğüne saygı gösteren bir bilim insanı olarak tepki koyar, “böylesi kanunsuzluklarda ben yokum” derdi! Oysa kendisine sunulan eğreti bir “makama” büyük bir iştaha ile balıklama daldı! Nemelazım açıkgöz adam! Çünkü şimdiye kadar kendisini atayanların dışında tek öğretim görevlisi, hukukçu ve dıştan yetkili ilgili kişiler, “aferin ne iyi yaptın” demediler!
AÇIK YAZALIM. DAÜ’nün özerklik ve hukuki yapısına, siyasiler tarafından bir saldırı yapıldı! Dahası bu saldırı bir “bakanın keyfi tasarrufu sonucu oldu!” “hukukun üstünlüğü ilkemize” Allah rahmet eylesin diyoruz! Yattığı yer nur olsun!
































