Geçen gün yıllar önce de telefonda bir iki kez konuştuğum gençten bir okuyucum yine telefon etti. Şimdilerde kendisi TC’de bir üniversitede (yanılmıyorsam) öğretim görevlisi. Özetle şunları söyledi:
“1974’de Mağusa’nın Rum ve Yunan askerleriyle milis güçleri tarafından 1970’te Osmanlılardan bu yana ikinci kez kuşatılması, sadece Kıbrıs tarihi açısından değil, dünya tarihi açısından da çok önemlidir. Çünkü Orta Çağ’dan beridir bugüne kadar hiçbir savaşta bir “kale” içindeki halkı ile birlikte düşman kuvvetleri tarafından kuşatılmadıydı. Hiçbir kale kuşatılıp içinde mahsur kalan kadın, erkek, çocuk, yaşlı insanlarına kurşun yağdırılıp üzerlerinde bombalar patlatılmadıydı. Bombalamalardan dolayı evleri hasar görmediydi. İnsanlar öldürülmediydi. Oysa 1974 Barış Harekâtı sırasında Mağusa Kalesi içinde yaşayan Türk ailelere dışındaki mahallelerden kaçıp gelen Türk aileler de katılmış, bir ay Rum’un ateşleri altında açlık ve sefalet çekerlerken, bazıları Rum kurşunları bazıları havan topları ile şehit edilmişlerdi. Sığınakları hisarların mazgalları olan bu insanlar, kundaktaki çocuklardan yürüyemeyecek durumdaki yaşlı insanlara kadar günlerce hisarların mazgallarında sersefil ve korkular içinde yaşamak zorunda bırakıldılardı. Dünyayla bağlantıları kesilirken hisarlardaki mücahit oğulları, kocaları, akrabaları ile bile bir lase görüşüp konuşma fırsatı bulamadılardı…
Telefondaki arkadaş yukarıdaki anlatımları ile önce bu “tarihi olaya” dikkat çekiyor sonra şu öneride bulunuyordu:
“Ben o günleri hatırlıyorum. Kilise içlerine kurulan kazanlarda yemek pişiriliyor, hisarlar üzerindeki mücahitlerle mazgallara sığınan kadın çocuklara nohut, pilav, patates yahnisinden ibaret yemeklerden bir kepçe hesabında dağıtılıyordu. Bir grup insan da fırınlarda ekmek çıkarıyorlardı… 1974’de hisarlardaki mücahitler ellerindeki 2. Dünya savaşından kalma derme çatma tüfekleri, Mağusa’daki demirci ustaları tarafından yapılan ve bir iki atıştan sonra ısınıp namluları “u” gibi kıvrılıp devre dışı kalan A4’leri ve de havanları ile direniyorlardı…
NEDEN BU TARİHİ OLAYI MÜZELEŞTİRMİYORUZ: Kısaca 1974’lerde henüz çocuk olan arkadaş tüm bu hatırlatmaları şunun için yapıyordu.
“Her halde ellerde veya şurada burada 1974 Temmuz ağustos aylarındaki o kutsal savaştan kalan silahlar, mermiler, havanlar, bazuka ve ağır makineliler kalmıştır. Artı, Sivil Savunma görevlileri tarafından kullanılan o günlerdeki kazan, tencere ocaklar falan da bulunabilirler. Bunlar oluşturulacak derli toplu bir müzede sergilenirken, kadın ve çocukların kaldığı mazgal sığınakları o günleri yaşatan bir takım düzenlemelerle turistlerin, halkımızın ziyaretlerine açılabilirler. Bu konuda film gösterileri yapılırken 20. Yüzyılda olmayacak bir olayın, bir kalenin muhasarası gözler önüne serilir….” Vesaire…
Tabii arkadaş şunu da ekliyor: (Hadi iznini almadığım halde adını da yazayım. Çünkü duyarlılığı ile bunu hak ediyor, bir zamanlar Güzelyurt’ta öğretmenlik de yapan Uğur Gazi) Uğur şöyle devam ediyor:
“Ben bazı ülkelerde ortaçağdan kalma bazı kaleler gördüm. Adamlar o savaşlardan kalma silahlar, giysiler, bayraklarla falan müzeler oluşturmuşlar. Binlerce turist ilgiyle izliyorlar…”
Mesela Mağusa hisarlarının hendeği vardır. Pek alâ da Mağusa’ya gelen turistleri o hendekte otobüslerle bir tur attırarak, mesela belirli yerlerde oluşturulacak mekânlarda 1570’lerdeki Osmanlı kuşatmasında kullanılan toplar, mancınıklar, kılıç kalkanlar, gülleler gösterilebilinirler… Turistler bu tip eskiye ait silah ve araç gereçlere çok ilgi duyarlar. Girişlerde alınacak bir ücret de turizm gelirleri hanesine kazınır…
KISACA NEDEN OLMASIN DİYORUZ: Zaten Mağusa’da son zamanlarda bazı STÖ’leri UNOPS destekli eski kilise ve hisarların restorasyonunu gerçekleştiriyorlar. Hendek Gazimağusa Belediyesi tarafından bir baştan bir başa ilk defa bu kadar köklü temizlenerek iç açıcı bir hale getirildi.
Gazimağusa Belediyesi’nin dikkatini çekeriz. Böylesi bir müzenin oluşturulması “devleti alilerinin ilgili birimlerinin işidir” de şimdilik onlardan hayır yok! Nitekim Mağusa’da “yapmak” yerine her bir eski eseri “yıkıma” terk etmek asli işleridir! Dolayısıyla Gazimağusa Belediyesi bu olayı yüklenir ve hemen çalışmalara başlarsa yıllar sonra ziyaretçilere ve turizme büyük getirileri olacak derli toplu bir müze Mağusa’ya kazandırabilir. Şimdiden hayırlı olsun diyoruz…
**********
KISACA TAKILDIKLARIMIZ: (DEVLET HASTANELERİNİ ÖNCE KEŞMEKEŞLERDEN KURTARMAK GEREKİR!)
Kim ne derse desin. Hastanelerdeki sorunların da eğitimdeki sorunların da sorunları “paradır!” Aslında KKTC’nin sorunudur “para!” Yoksa eğer o para ne icraat bekleyin ne bereket! Oysa hem sağlık servislerinde hem de eğitimde “paraya” değil, “büyük paralara” ihtiyaç vardır! Bu nedenle eğer deniyorsa ki “eğitimde ve sağlıkta tasarruf olmaz” doğrudur.
Buna karşılık: “Her şey para değildir!” Nitekim geçtiğimiz günlerde IMF’miz TC Büyükelçisi Sn. Akça her halde gene dayanamamış olacak dedi ki “Hastanelerdeki sistem hasta odaklı olmalıdır…” Akça, LAÜ’deki konuşmasında, “harcanan kaynak tek başına bir şey ifade etmez. Önemli olan elde edilen çıktıdır. Alınan hizmetlerin kalitesi, insanların memnuniyeti çok önemlidir. Bu da hizmet verenlerin kalitesiyle son derece bağlantılı olduğu gibi işleyen sistemle de ilgilidir.”
İşte o sihirli teşhis: Sn. Akça “Kaliteli hizmet” demek istiyor! O zaman da bu “kaliteli” hizmet şöyle bir denklem oluşturuyor: Kaliteli doktor + kaliteli hizmet + insanların memnuniyeti = Doğru çalışan sistem.
Akça “İnsanların istediği hastane, doktor ve ilaca en rahat şekilde ulaşmalarıdır” derken sağlıktaki sistem ve iyileştirme arayışlarının “başlığını” da atmış oluyor.
Tabii tüm bunların yeterince doktoru, yeterince sağlık personelini, yeterince hastane yöneticilerini dolayısıyla “kat be kat fazladan bütçeleri gerektirdiği de asıl gerçek olmalıdır!
MADALYONU ÇEVİRİYORUM: Mesela yolum ne zaman hastanelere düşse ilk gördüğüm “karmaşadır! “İnsanların üst üste yığılmaları bağırıp çağırmalarıdır! Tüm bu tatsız görünümlerle karmaşanın nedenleri ise “randevulu veya randevusuz” o büyük hastane salonlarında biriken hasta insanların kendi seçtikleri bir doktorun kapısından içeri girebilmeleri telaş ve izdihamlarından kaynaklanmalarıdır!”
Çünkü hâlâ hastanelerde koskoca “uzman doktorlar” başka işleri yokmuş gibi günü birlik klinik muayenelerde, başı, kıçı, dişi ağrıdığı için hastaneye gelip “kalabalıklara” fazladan kalabalık katan çoğu hastalık hastası insanları muayene etmekle zaman öldürüyorlar! Ki o hastalar kendilerini uzman doktorlara muayene ettirmek için dayatırlarken doktor seçme haklarını çok acımasız kullanıyorlar! Dolayısıyla basit poliklinik muayenelerin hastaları ile uzman doktorlara yöneltilecek hastalar ayni “hengâme” içine konuyorlar!
Bu kez adı, “ünlü ve iyiye” çıkmış doktorun kapısı önünde yığılmalar olurken karmaşa da bedava olmakta!
HASTANELERİ İZDİHAMDAN KURTARAMIYORLAR: Hadi “mahalle doktorluğunu,” “dispanserleri” parasızlık nedeniyle sağlık sistemine katamıyoruz! Bari hastayı hastane içinde yönlendirecek sistem oluşturulsun. Keşmekeş ve kargaşanın önüne geçilsin…
Şimdi duyar gibiyim: “Sen bu işten anlaman” diyorsunuz! Ne yani Sn. Akça Sağlıkta “kaliteli hizmet ve en kolayından ilaca ulaşımdan söz ederken” “sen diplomatsın bu işten anlamazsın” mı diyeceksiniz?
Olay şudur: Hastaları hastanelere yığıp doktor tercihleriyle kapılarda izdiham yaratmalarının önüne geçmek gerekir. Randevulu sistem buna yönelikti ama bir türlü disipline edilmediğinden galiba o da tekliyor! Sistemin iyisi ve çalışırlığı “hastayım” diyen insanları süratle muayenelere gönderip eğer gerekirse hemen uzman ve ilgili doktorlara yönlendirecek kanalları açmaktır…
Bu da hastanelerde daha çok pratisyen doktorların görevlendirmeleriyle başarılır. Tabi bu söylediklerimiz Sn. Gülle’nin “İyi İdare” Yasası yahut “şeffaf yönetim” oluşturma çabalarına yönelik değildir. Söylediğimiz hastanelerin panayır yerleri gibi olmaması gerektiğidir. Çoğu hasta için gezinti yerleri haline getirilmişler! Hastaneleri önce bu keşmekeşten kurtarmak gerekir…
































