Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

KIBRIS SİYASİ SORUNUNUN VE MÜZAKERE SÜRECİNİN POLEMİĞİ!

   TC’nin yeni Cumhurbaşkanı olan Erdoğan ilk dış ziyaretini  1 Eylül’de KKTC’ye yapacak.  Dolayısı ile tüm dikkatlerle meraklı bekleyişler,   “Erdoğan’ın Kuzey’de nasıl mesaj vereceği yahut nasıl açıklamalarda bulunacağı üzerinde yoğunlaştı.”
Bir yandan da Erdoğan’ın bu ziyareti nedeniyle hem BM’lerden hem AB çevrelerinden  “çözüme yardımcı olun”  çağrıları daha bir yoğunluk kazanırken;  Rum ve Yunan ikilisinden  “uyarı”  gelmeye başladı! 
Toparlayacak olursak Rum ve Yunan ikilisi “Türk tarafına daha fazla ödün veremeyiz” açıklamaları yaparlarken, TC’nin çözüm için katkıda bulunmasını istiyorlar…
Aslında bugüne kadar benzerleri çok yaşanmış bu nedenle  “taktiksel”  yönleri ile  “politik” etkileri sınanmış siyasi atraksiyonlar!  Hatta yorum yapmaya bile değmeyecek kadar sıradan çıkışlar!
Buna karşılık bu sıradanlıkla çıkışları ayrıştırıp  düşündüren asıl gerçek şu olmaktadır: 
SON SES SON KARAR:  Başından beridir Rum tarafı ikili oynamaktadır.  Örneğin KKTC’yi tanımamaktadır ama müzakere masasına oturup pazarlık yapacak kadar da tanınmaktadır!  1974’ten beridir bu siyaset maskaralığını sürdürürken sorun karşısında ne kadar  “çaresiz”  olduğunu ayan beyan ayazlatmaktadır.!      ÇÜNKÜ: Rum  Yönetimi  KKTC’yi tanımazken, Türkiye de Güney’deki Rum yönetimini tanımamaktadır! 
İşte o zaman da   “maskaralık”  dediğimiz siyaset atraksiyonları  devreye girmektedir.       Rum tarafı Tanımadığı KKTC ile müzakerelere katılıp çözüm arayışına girmek zorunda  kalmaktadır!  
Oysa esas muhatabı  “işgalci”  dediği Türkiye olmaktadır!           Ancak  Türkiye tarafından tanınmadığı için bu kez de Türkiye’nin tanıdığı KKTC ile görüşüp  pazarlık yapmak zorunda kalmaktadır!
  Buna karşın  müzakereleri sürdürürken bilmektedir ki son söz son karar Ankara’nın olacaktır. 
Bu  yalın gerçeklere karşın sürece yeni yeni  gerçekler de ulanmaktadır. Mesela
Güney Rum Yönetimi’ni tanımadığı için   “Ankara Anlaşmasını” da uygulamayan, ayni zamanda müzakereler dışında kalan  TC’yi,   “siyasi görevlisi”  olarak masa başına oturtulmuş KKTC temsil   etmektedir!
Kısaca yıllardır birbirlerini tanımayan taraflar  “dolaylı”  yollardan birbirleri ile görüşüp takışıp,  koklaşıp öpüşüp kurulan müzakere  masalarında  çözüm aramaktadırlar!
KİMSENİN DE ACELESİ YOKTUR:  Ne güney’deki Rum’un çünkü kaybedeceği yeni bir şey yoktur, aksine  “kazanması gerekenler”  vardır;  ne  de  Türkiye’nin!
Eeee!  Ya Kuzey Kıbrıs Tük halkının durumu?  KKTC’nin de mi acelesi yoktur?

Durum ortada  ama!  Olsa ne yazar olmasa ne  yazar?  Çünkü:              KKTC’yi Türkiye tanır ama Güney Rum Yönetimi tanımaz!             Güney Rum Yönetimi  KKTC’yi tanımaz Türkiye de Güney Rum Yönetimini   tanımaz!        Güney tanımadığı Kuzey’le görüşmek zorunda kalırken bilir ki kendisini tanımayan Türkiye son kararın sahibidir.              Fakat o son kararın sahibi olan Türkiye  kendini tanımadığı için muhatap  olarak kabul etmediğinden Ankara’ya mesajlarını tanımadığı Kuzey üzerinden vermek zorunda kalmaktadır!  (Anladınız değil mi?  Polemik yapıyorum!)           Çünkü başında da yazdığımca bu müzakereler maskaralığa dönüştü! Açıkça Rum tarafının önerilerinin kabul edilemez olduğu ortada iken ve bu önerileri geri  çekmesi için her hangi bir caydırıcı siyaset argümanı ortalarda görülmezken,  çözüm hep vuslata kalır…
YANİ:  Eroğlu ile Anastasiadis çözümü sağlayacak “muhataplar” değillerdir.  Asıl “muhataplar” sahne gerisinde direktiflik ve suflörlük yapan Ankara ile Atina’dır!  
SADEDE GELİRSEK:   Bunca laf salatası ve polemiğini şunun için yaptık:  Elbette Erdoğan’ın 1 Eylül’de yapacağı ziyaret ve açıklamaları çok önemlidir.  Müzakerelerde yeni yol haritasının çıkartılmasına bile katkıda bulunabilir hatta son sözün sahibi  olarak müzakereleri sonlandırabilirken,  devamını da sağlar…
     **********
KIB-TEK HÜKÜMET İLİŞKİLERİ  (DAVUL TOKMAK HİKÂYESİ)

Tam KKTC’ye özgü tuhaf bir süreç  de Elektrik Kurumu ile devlet arasında olagelmektedir.  Tutun ki sorunun amiyane ifadesi ile izahı şudur:  “devlet davulsa Elektrik Kurumu topuzudur!”
Düşünün, vakti zamanında bize Elektrik santralı inşaatı  paralarını bile ödettirdilerdi!  Buna karşın bakıyorsunuz ki  “Elektrik Kurumu – aboneleri – devlet” elektrik faturası borçlarının zamanında ödenmemesi yahut aylar boyu borçların takılması nedeniyle kesilen elektriklerden dolayı birbirleri ile hem kavgalı hem şaibelidirler!
Yıllardır bu sorun devam ediyor!  Kurum haklı mı  haklı!  Yurttaş  haklı mı haklı!  Devlet haklı mı haklı!  Eee,  o  zaman kim haksız? 
HER ZAMAN YAZARIZ:  Eğer sandallar köyüne süpermarket açarsanız batarsınız!  Büyük ekonomilerde büyük müesseseler oluşur. Yahut  büyük müesseseler sayesinde ekonomiler gelişir…  Bizdeki  bir avuç  nüfusla işler ancak  bu kadar olur! 
GELELİM KIB-TEK’E  “Elektrik Kurumu”  bize  Kıbrıs Cumhuriyetinden intikal eden  miraslardan birisidir.  1950’lerde  İngiliz’in Lordlar Kamarası tarafından  “Kıbrıs Elektrik İdaresi Otoritesi” (E.A.C) “yap-işlet-devret”  esasında oluşturulduydu.   Hâlâ da Güney’de İngilizce baş harfleri E.A.C olarak faaliyetini sürdürmektedir.
İngiliz döneminde pek çok aşamalardan geçerken gelişen teknoloji  ile artan elektrikli tüm araç gereçlere, beyaz eşyaya karşın Kurum hep kâr etmişti.  Nedeni de bizde hâlâ yönetim ve uygulama alanlarında sürüp giden zafiyetlere karşın onların   “doğru” yönetim ve uygulama sistemlerinden dolayı…   Mesela şu elektrikteki “maktu ücret”  olayına bakın: 
Daha 1956’larda evler yatak odaları sayılarına göre  1. Tarifeden 4.  Tarifeye kadar tarifelendirilirlerdi.  Mesela üç yatak odalı evlerde ödenen maktu ücret   10 şilindi.  4 Yatak odalıda 666 mil yani 13 şilindi.   Dükkânlar, işyerleri,  elektrikli araç gereç ve makinelerinin elektrik sarfiyatları dikkate alınarak   3. Tarife 4.  Tarife sınıfları içinde yerlerini alırlardı. Üstelik Kurum  sürekli kâr yapardı ki bu kârdan verimli çalışmalarından dolayı memurlarına da dağıtılırdı.          O dönemde evlerdeki bütün elektrik sayaçlarını Kurum kendi parası ile satın alır abonelerine  “bedelsiz”  yani bedava takardı. Sadece sayaçların her iki ayda   1 şilin 50 kuruş maktu ücreti vardı…  (Bu  “maktu ücrete” takmamın nedeni bizde aboneye ne kadar yük getirdiğine vurgu yapmak içindir! “Maktu ücret” adı altında elektrik faturalarının nasıl kabardığı malumdur!)
ŞİMDİ BİR DE BİZE BAKIN:  Tabii önce ekleyelim.  Güney’de dağ başında ev inşa etseniz   oraya elektrik bağlantısı bedava yapılır.  Görüş şudur:  “Buraya bir ev yapılmışsa yarın bir ev daha,  ileride pek çok evler yapılacaktır.  Dolayısıyla abone sayım artacaktır,   kazançlı ben çıkacağım.  Ne kadar çok elektrik sarfiyatı yapan mükellef abonem  varsa o kadar gelirim olacaktır…”
KKTC’de ise yeni yapılan bir eve elektrik hattı çektirtmek için  bazen inşaata harcadığınız para kadar para gerekir!
Buna karşılık  Kıb-Tek sürekli zarardadır!  “Kaçak elektrik vardır” diyor,  “takılan borçlar vardır” diyor!  Ve iddia ediyor ki “herkes elektrik faturası borçlarını zamanında öderse   hiçbir sorun kalmayacaktır!”
Fakat kendi bünyelerindeki sorunları çözmek konusunda bir çabalarının olduğu da görülmemiştir ki dendiğine göre hatırı sayılır pahadadır ödediğimiz elektrik faturaları.
GEÇTİĞİMİZ GÜN BRT’NİN ELEKTRİĞİNİ KESTİLER:  Ödenmemiş borçlarından dolayı!  Ben devletin kendi çıkardığı yasalarla kendi devlet müesseselerinin elektriklerinin ödenmemiş borçlarından dolayı zırt pırt kesilmelerini anlayamadım!  Sordum,  “Kurumla devlet arasında danışıklı dövüştür dediler!” 
Şimdi BRT’nin,  hastanelerin,  okulların,  devlet dairelerinin,  elektrik faturalarını Kıb-Tek’e bizzat devletin “maliye bakanlığı”  ödemiyor mu?  O ödenen paralar sonuç itibarı ile tekrar dönüp devletin hazinesine girmiyor mu?  Tuhaflığa bakın önce Kıb-Tek gidiyor elektriği kesiyor sonra devlet şu veya bu şekilde  ödemesini yapıyor veya güvence veriyor,  kesilen elektrik akımı yeniden devreye sokuluyor! 
Ve bu yeni moda süreç, türlü çeşitli uygulamalar ve  spekülasyonlarla devam ediyor! 
Dün  “devletin açtığı kara delikler” dedikti.  Ne kadar sektörü varsa hepsi de içine düştü canhıraş feryat koparmakta.  Türkiye  “özelleştirin”  diyor ona da yanaşılmıyor…  Ve tabi ne oluyor:  Borç harç içinde sürünürlerken son kurtuluş umudunda vatandaşın cebine saldırıyorlar!  Sinekten yağ  çıkartırcasına uyduruk bir sürü  “nedenle”  fatura üstüne fatura bindiriyorlar!
Olacak işler değiller ama oluyorlar işte!