Müzakerelerin başarısız seyretmesinin esas nedenleri şunlardır:
Müzakere masasındaki taraflar ne siyasi ne ekonomik yönden hiçbir devrede “eşit” olmadı!
Görüşmeler geleceğin Kıbrıs’ına çözüm aramak için değil, 1974 Barış Harekâtı’nın hesaplaşmasını yapmak için sürdürüldü!
Rum tarafı devlet olarak tanınmasına, AB üyesi olmasına karşın masada “mazlum” rolü oynadı!
Asıl “mazlum taraf” olması gereken Kuzey, 1974’ü de kullanan Rum Yunan taktiği sonucunda ne zaman müzakere masasına otursa “işgalci “ ve “gasp edici” rolü üslenmek zorunda bırakıldı!
Siyasi yönden güçlü olması gereken Rum tarafı, Türkiye’nin işgali altında bulunduğunun propagandasını yaparak, “zavallı” ve “düşkün” pozisyonuna sardığı imajını her devrede hem de büyük propagandalarla sürdürdü!
Hem siyasi hem ekonomik yönden ambargolarla sarmalanmış Türk tarafı ise yarım asırdır Rum baskı ve zulmünde göz açamaz, hayır yüzü göremezken, Rum propagandalarının sonucunda hak yiyici konuma itildi!
Rum ve BM’lerle AB için Kıbrıs sorunu 1974’te başlarken, müzakerelerde de ayni yanlışa düşüldü öncesi olaylar dikkate alınmadı!
Türk tarafı Kıbrıs sorununun, aslında Rum isyanları nedeniyle Osmanlı döneminden beridir devam etmekte olduğunu anlatıp kabul ettirme gereğini duymadığından, 1963’lerden beridir Rum halkı tarafından nasıl kıyıldığını, var olmak için nasıl diyetler ödediğini masaya taşıyamadı. Dolayısıyla kendisine hesap verilmesi gerekirken, hesap veren taraf oldu!
Rum BM’ler ve AB üyesi iken Kıbrıs Türkü Türkiye ile bile entegre olamadan iki cami arasında binamaz kaldı!
Rum AB üyeliğini tepe tepe kullanırken Türk sadece Türkiye’nin güvencesine sığınmakla yetindi!
BU DENGESİZLİKLER İÇİNDE ÇÖZÜM SAĞLAMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR: Masada eşit iki taraf yoktur! Kargaları bile güldürürcesine, “mağlup Rum’la muzaffer Türk” vardır!
O zaman ne olmaktadır? İsteyenin yüzü bir kara vermeyenin bin kara! Nitekim “mağlûp” Rum halkı rolünün baş aktörü Cumhurbaşkanı Anastasiadis müzakerelere “kaybettiklerini kazanmak için katılmaktadır!”
Böylesi bir gelişimde Türk tarafı nasıl bir siyaset açmazına saplanmaktadır? “Gasp ettiği Rum mülkünü iade etmek, azınlık toplumu oluşu nedeniyle de federal sistemde azınlık olarak ve tabi Türkiye’siz yer almak!”
OYSA NE OLMALIYDI: Rahmetlik Denktaş hep bunun mücadelesini yaptıydı: Masaya oturulacaksa “eşit iki toplum” olarak oturulmalıdır!
Mümkün olmadı! Hâlâ Kıbrıs’ın tanınmış devleti olarak “tanınan Rum yönetimine” üstelik AB üyeliği de bahşedildi! Şimdi Rum’un tepe tepe kullandığı da bu AB üyeliği olmaktadır üstelik Türkiye’yi bile şah mat etmektedir!
İstenildiği kadar “çözüm” istensin, çağrıları yapılsın! Bu siyasi anomali devam ettiği sürece çözüme varmak hayaldir! Hele sorunu, “savaş sonrası mağluplar ve muzafferler” hesaplaşmaları ile pazarlıklarına düşürdükten sonra, çözüm umudu hiç kalmamıştır!
ÇÜNKÜ ORTADA ÇOK TERS BİR TARİHİ HATA DAHA VARDIR: O da şudur! 1974’te Türkiye Barış Harekâtı’nı gerçekleştirmeseydi Türk halkı Yunan cuntası askerleri ile Rum askerlerinin kıyımına uğrayacak jenosit hareketi ile bu adada bir daha “varlık” olamayacak, “azınlıktaki bir cemaat esamesine” düşürülecekti. En iyimser tahminle Rum Yunan diktasının insafı kadar yaşama hakkı elde edecekti!
Oysa masaya bu gerçekle değil; tam aksine Türkiye tarafından toprakları işgal edilmiş, insanları kesilip biçilmiş bir Kıbrıslı Rum halkı “tezi” ile oturuldu!
Sonuç almak mümkün değildir! Haa! Alınır tabi! Her zaman yazdığımızca Anastasiadis’in istediklerini verirseniz!
**********
REFERANDUMDAN DÖNEN ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ VE ERHÜRMAN’NIN AÇIKLAMASI
Referanduma götürülen Anayasa değişikliklerine “evet” diyenlerdenim. Nedenlerini o dönemde de yazdımdı bugün tekrarlamak gereğini duyuyorum.
Bir: İlk defa Kıbrıs Türk halkı kendi Anayasa’sında değişiklik yapacak kadar kendi siyasi kaderinin sahibi olduğunu ispat ettiydi.
İki: Söz konusu maddelerdeki değişiklikler hukuki ve siyasi yönden uzmanlığı gerektiren teknik konular da olsalar zaten öteden beri halk katlarında, “değişsin-değişmesin” tartışmaları yapılan sorunları içeriyorlardı. (Maddeleri yeniden tekrar etmiyoruz.)
PEKALA NEDEN REFERANDUMDA “HAYIR” ÇIKTI? Bunun türlü çeşitli nedenleri olabilirdi. “Kendimize göre olanlarını” zaten “Köşemizde” yazdıktı. Eğer bir yenisini eklemek gerekirse “yerel seçimlerle birlikte oylanması galiba yanlış oldu” diyeceğiz. Çünkü yerel seçimlerin gölgesine düşürülürken “oylanması gerektiğinin önemi” de gözlerden kaçırtıldıydı!
Bir diğer husus bu “değişikliklerin” CTP milletvekili Tufan Erhürman’a mal edilerek “özel tasarrufu” gibi gösterildiğiydi! Kimler tarafından niçin böyle lanse edildi bilmiyorum ama galiba şöyle bir şeyler yazdığımı hatırlıyorum. “Bu memlekette çalışan insan istenmiyor! Birleri kendini yırtınırcasına ortalara atıp bir şeyler üretmek isterken zaten ilk çelmeyi etrafındaki yandaşlarından yiyor!”
Kısaca sol kesim Anayasa değişikliklerine sahip çıkmadı! Bazı değişiklikler istedikleri gibi değildi. Mesela ezeli dertleri olan polisin sivile bağlanması maddesi sonradan iptal edilince hem canları sıkıldı hem hayalleri yıkıldı. Sağ cenah ise değişikliklere “Erhürman’nın malı” gibi baktı burun kıvırdı! (Bunlar doğru veya yanlış benim tespitlerim.)
Pekala durum böyle iken geçtiğimiz gün neden bir cümlesini “bahane” olarak kullanıp çalışmaları ile Anayasa değişikliklerini takdir ettiğim Erhürman’a bir dizi laf kondurduydum?
ÖNCE BİR YANLIŞI DÜZELTEYİM: 26 Ağustos Salı günkü yazımda “Kısaca Takıldıklarım” dedikten sonra hemen devamında şunları yazdımdı: “CTP Milletvekili Tufan Erhürman bir yeni kitabını daha yayımladı. Ancak bu kitap ötekilerden farklı. Anayasa’da değişiklik için yapılan referandumdan “hayır” çıkmasına sitemde bulunuyor… Kitabının önsözünde daha önce yayımladığı kitabını hatırlatarak şöyle diyor: “Kıbrıs Türklerinin Hallerinin Yayımlanmasının üzerinden üç yıl geçti. Ama ben bir türlü kurtulamadım hallerimize şaşmaktan!” İşte “takıldığım” bu son cümle idi. Ayni gün Erhürman telefon etti. O söyleminin yeni kitabında değil bundan önceki kitabında olduğunu yani “hallerimizi anlamadığının Anayasa değişikliği ile ilgisinin bulunmadığını söyledi…”
“Düzeltirim” dedim, nitekim düzeltiyorum. Çalışmalarını takdir ettiğim insanları kırmak zaten beni de üzer!
Fakat: O yazımda asıl söylemek istediğim neydi? İşte o eski hesaplaşma! 2004 yılındaki referandumda Annan Planı’na “evet” denmesi olayı! Bu kez de Erhürman’ın “…Ama ben bir türlü kurtulamadım hallerimize şaşırmaktan” derken açtığı kulvara dalmakla kalmadım, oradan koşarak bir kez daha Annan Planı Referandumunun “evetli” bitiş çizgisine dayandım!
Söylediğim şuydu: “Bu halka 2004’te evet dedirtenler arasında Erhürman da vardı. O evet KKTC’yi lağvedecek yerine birleşik Federal Kıbrıs’ı koyacaktı. Nitekim “evet” dediği için halka teşekkürler yağdıydı!” Ve ekledimdi:
“Bugün” ise dün “evet” diyerek lağvedilen KKTC’yi daha rasyonel ve fonksiyonel hale getirecek Anayasa değişikliğine “hayır” dediği için halkın kınanması çelişki değil midir?” Ve ilahi… (Şimdi yazımı tekrar okuduğumda bazı ifadelerimin galiba biraz hoyrat olduğunu gördüm. Bunu da “Annan planına olan karşıtlığıma bağışlayın…)
**********
KISACA TAKILDIĞIMIZ: (ETRAF TOZ DUMAN!)
Pööö! BRT’nin elektriği kesiliyor, tüm yayınları susuyor! Lefke’de belediye borçları nedeniyle alarm veriyor! Müdürler görevden alınıyor, kıyametler kopuyor…
Doğrusu “iyi ve düzgün olan gelişmelerin” haberlerini çok özledik! Bir sabah kalktığımızda “işte devlet budur, helal olsun” diyebilmeyi hayal eder durumlara düştük. Hükümet ortakları kendi egemenlik alanlarında “iki ayrı devlet” gibi çalışıyorlar! Tabi icraatlar da birbirinden kopuk oluyor! Nitekim hükümeti oluşturan iki siyasi parti, KKTC’nin dirlik düzenliğini değil, “partilerinin” gelecek seçimlere hazırlanmasını gözetiyorlar!
Ve hiç bitmeyen şu “kadrolama hareketleri” içinde, yine itip bitmeyen “insanlarla oynama” operasyonlarını sürdürüyorlar!
Öte yandan memleketin müesseseleri, devlet sektör ve kuruluşları koalisyon hükümetinin açtığı “kara deliklerin” içine düşüp düşüp canhıraş feryatlar koyuveriyorlar!
Kimileri mama istiyor kimileri para! Kimileri himmet bekliyor kimileri kurtarılma! Kısaca işler gene iyi gitmiyor!
































