Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

BARIŞ HAREKÂTI’NIN HEMEN SONRASINDA YAŞANAN BAZI OLAYLAR…

…Pekala, İkinci Barış Harekâtı bittikten sonra ne olduydu? Yani 40 yıl önce işte böylesi günlerde ve sonraları tabii. Yeniden hatırlayalım:
15 Ağustos 1974’te Mağusa, 16’sında da Lefke ve yöresi kurtarıldıydı. Şimdi yazarken hatırlamaya çalışıyorum çünkü geçmiş gitgide uzaklaşıyor! Onun yerine gelecekleri kurtarma telaşı oturuyor. Ki bu telaşlı süreç Kıbrıs Türk halkının son canhıraş mücadelesi olmalıdır. Ya son kalesi Kuzey vatanında geleceklere özgür ve egemen uzanacaktır yahut daracık topraklara sıkıştırılarak ikinci bir Filistin durumuna getirildikten sonra Rum’un sultası altına girecektir!
Geçmişe dönelim: O günlerin fotoğrafına bakıyorum. Hasbelkader bir karesinde de ben varım. Nitekim daha 15 Ağustos 1974 akşamı bile olmadıydı. İkindi üzeri hisarlardan, Türk askerinin önümüzdeki Karakol ovasına konaklamasını seyrediyorduk. Yenikapı’nın hemen çıkışında Rum askerlerinin sızmalarını önlemek için kazılan büyük hendeğin üzerine arabalar geçebilsin diye yeniden kalaslar konmuştu. Zaten bir süre sonra da bir iki askeri cipin içinde yüksek rütbeli subaylar Yenikapı’dan surlar içine girdilerdi. Henüz kadınlar yaşlılar çocuklar sığınaklardan yeni yeni ayrılıyorlardı. Haber alanlar toplanmış alkışlıyorlardı…
Bir süre sonra hisarlara çıkan bir görevli asker silahlarımızı topladı, serbesttiniz dedi…
O GÜNLER ÇOK SIKINTILIYDI: Güney’de can korkusu ile Köylerini evlerini boşaltan Türkler İngiliz’in Üsler bölgesindeki askeri kamplarına sığınmışlardı. BM’ler Genel Sekreteri Kurt Waldheim’in çabaları ile Denktaş ile Kleridis bir araya gelmişler “İnsancıl Sorunları” görüşmüşlerdi. İlk etapta durumları çok acil olduğu için 3 bini aşkın Türk’le 2 bin 400 Rum Kuzey ve Güney’e geçerek yer değiştirdilerdi. Asıl “nüfus mübadelesi” Türk tarafının büyük baskı ve direnci sonunda gerçekleşmiş, İngiliz üslerinde bulunan Türkler önce Adana’ya oradan da Kuzey Kıbrıs’a gelmişlerdi… Bu arada köylerinde ve Rum sarmalında kalan bazı Türk aileler de gizlice Kuzey’e göç ediyorlardı. Hatta bu göçü fırsat bilen bazı Türk taksiciler sarp ve sapa yollardan büyük paralar karşılığında aileleri Kuzey’e taşıyorlardı… Baf köylerindeki bazı aileler Trodos Dağları’nı yaya geçiyor, Türk bölgesine sığınıyorlardı… Meşakkat acı büyüktü! 50 bin Türk doğdukları vatanlarını, köylerini kasabalarını, mallarını topraklarını ağlayarak terk ediyorlardı…
Ve onlar geldikçe “Kuzey yeni bir Türk vatanı olarak doğuyordu.”
İskân Bakanı Rahmetlik İsmet Kotak’tı. Bakanlık Saray otelin arkasındaki bir binadaydı. Celal Bayar ile Birlikte gelen göçmenleri yerleştirmek için kan tere batıyordu. Fakat hiç de kolay olmuyordu. Çünkü gelen göçmenler seçici oluyor, “falan köyü, filan yöreyi, Maraş’ı istiyoruz” diyerek isyanı oynuyorlardı…
Yanılmıyorsam Kuzey’den Güney’e de 140 bin Rum göç etmişti. Arkalarında bıraktıkları köylerine kentlerine topraklarına Güney’den gelen Türk yurttaşlar yerleştiriliyordu ama yine de büyük oranda evler, tesisler, ekili araziler, meyva bahçeleri ile birlikte bomboş kalıyorlardı. Sadece Güzelyurt’ta elimize geçen Narenciye Bahçeleri 80 bin dönümdü… İrili ufaklı 450 Sanayi tesisi sahibi olduktu… Okullar, oteller, hastaneler, bağlar, bahçeler hepsi ama hepsi artık bizimdi! Ve ne diyordum o günlerde ben: “Bu servet yedi sülalemize yeter…”
FAKAT: Ecevit’i “Karaoğlan” adıyla dağlara taşlara yazıp seçtiren partililerden birisi olan ve Türkiye’de ikamet ederken Barış Harekâtı’ndan hemen sonra Kuzey’e gelip Mimar Mühendis Odaları Başkanlığı’na da seçilen liseden arkadaşım mimar ve büyük keman ustası Özay Hasan bana şöyle diyordu: “Bu mallar sizin değildir. Sahibi de olsanız hiç birinize bir faydası olmayacaktır. Eğer Kuzey’e sahip olmak isterseniz tıpkı bu servetin esas sahipleri gibi siz de toprağa terinizi akıtacak, emek verecek, kendi eserinizi sıfırdan başlayarak kendiniz yaratacaksınız…”
Arkadaşım Özay haklıydı. Yıllarca ele geçirdiğimiz servetin nasıl yağmalanıp ranta dönüştüğünü, Kıbrıs Türk halkını nasıl parça körçe edecek toprak kavgalarına soktuğunu, bağların bahçelerin hoyrat ellerde nasıl kurutulduğunu, tesislerin “Sanayi Holding” adıyla nasıl berbat hallere getirildiğini seyreyleyip kahrolurken; ganimete de savaş açıyorduk! Fakat heyhat! Kazanımlarımızı birer birer eritip yok ediyorduk…
1974 SONRASI DÖNEMLER: Mesela 15 Ağustos 1974’te indik hisarlardan, ertesi gün düştük ganimet yollarına! Askere “vur” emri verildiydi. “Her kim ki Rum evlerine, dükkânlara, mağazalara, tesislere falan girer ‘ganimet’ diye hırsızlık yaparsa vurulacaktır…” Zaten vurulanlar da olduydu!
MAĞUSA ENFORMASYON DAİRESİ: Harekâttan bir hafta sonra Mağusa’da ben, Özer Raif, Altan Harmani ve rahmetli Bora Atun’la Ali Özel “Enformasyon Suriçi’nde Gazi İlkokulu’nun tam karşısında Avukat Tonguz’un Yazıhanesinde kurulan Enformasyon Dairesinde gönüllü göreve başladıktı. Görevimiz Mağusa’ya gelecek olan iş insanlarına mesela Rum’un büyük sanayi bölgesindeki tesislerini gezdirmek bilgilendirmekti. TC’den galen gazetecileri de Maraş’a götürüyorduk!
Bir süre sonra arkadaşlara, “siz gidin, gezdirin, gösterin” dedim! Çünkü dolaştırdığımız insanlar kim olurlarsa olsunlar “ganimet” adına hırsızlık yapıyorlardı! Ben “yapmayın etmeyin asker görürse basar kurşunu” dedikçe de “korkma korkma” diyerek çalmaya devam ediyorlardı! Maraş’taki Demokratia caddesindeki dükkânların vitrinleri hep kırıktı. Yağmalanmışlardı. Geriye kalanları da “görelim” diyerek Maraş’a kim izinli girerse onlar yağmalıyorlardı…
O “ganimet” dönemi ne kadar sürdü bilmiyorum. Bir gün Rahmetlik Denktaş’a çattığımda “öyleyse dedi ganimet değil, bundan sonra “buluntu mal” densin! O zaman da hırsızlık meşru hale gelirdi! Zaten öyle oldu ve de günümüze kadar büyüyerek gelişerek genlerimizi de değiştirerek devam etti!
O GÜNLER SABIKALI GÜNLERİMİZDİ: Bir gün hesabını veremeyeceğimiz, “savaş suçlusu” durumuna düşeceğimiz illegal işler yapıyorduk!
Öte yandan, insansız kalan köyleri, evleri yeniden iskâna açmak için TC’den nüfus kaydırılmaya başlandıydı. Gerçekte Yapılması gerekendi. Ancak İlber Ortaylı’nın da vurguladığı gibi Kuzey’e gönderilen TC’liler düz işçi bile olmayan işsizler ordusuydu. Kıbrıs Türk halkı ile ne entegre olacak yapısallıktaydılar ne de Kıbrıs Türk ekonomisine katkıda bulunacak beceri sahibiydiler! Zaten geldikten bir süre sonra en büyük ganimet pazarını da bu yurttaşlar kurduydu. İlber Ortaylı’ya göre bize Bulgaristan göçmeni göndermeliydiler. Hem daha çalışkanlardı hem daha görgülü ve bilgili. Tutun ki Ecevit’le Erbakan’ın büyük hatalarındandı bu nüfus kaydırması olayı. Tabi hatırlatalım, yıllarca Kuzey’de kazandıkları paraları TC’deki köylerine ailelerine gönderdiler, KKTC’ye çok gerekli olan sermaye birikiminin geciktirilmesine de neden oldular…
VE KUZEY’İN SİYASİ STATÜSÜ: O günlerin siyasi gelişmelerini anlatan bazı kitapları taradım. Gerçi BM’lerin hiçbir devrede hayrını görmedikti ama en azından zılgıtını yemeyelim dediğimiz de çok olduydu!
Bunlardan en önemlisi ve akmazsa damlayan yanı ile 1 Kasım 1974’te 78-3212 sayılı BM Genel Kurul kararıdır! Tabii bu karar alınırken Kıbrıs’ın konumu artık şuydu:
Kuzey’de kendi kendimize yakıştırdığımız statü ile “Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi” Güney’de ise tabii ki “Kıbrıs’ın tek tanınmış devleti” kimliği ile “Rum Yönetimi” vardı.
BM Genel Kurulu’nun aldığı kararın 1. Maddesi şuydu:
1. Bütün devletleri, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliğine, bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne ve bağlantısız siyasetine saygı göstermeye ve bu devlete karşı bütün eylem ve müdahalelerden kaçınmaya çağırır.
Sonrası kararları kısa kısa yazıyorum: “Bütün yabancı askerler hemen adadan çekilmelidirler… Kıbrıs anayasa sistemi sorunludur… İki toplum arasında görüşmeler başlamalıdır… Göçmenler güvenlik içinde evlerine dönmelidirler… Bu kararın uygulanacağı umut edilmektedir… Kıbrıs halkına BM’nin insancıl yardımı devam edecektir… İlgili taraf ve ülkeleri Barış Gücü ile tam bir iş birliğinde bulunmalıdırlar… Vesaire…
Tabii ki bu 78-3212 sayılı kararda “bütün yabancı askerler” çekilmelidir denirken, “İngiliz ve Rum askerleri” de kapsama alanı içine girdiydi! Ayrıca “iki toplumun eşitliği” de kabul gördüydü. Nitekim kararda şöyle deniyordu: “Genel Sekreter’in çabaları ile iki toplum temsilcileri arasında eşitlik esası uyarınca ilişkilerin ve görüşmelerin başlamasını uygun bulur…”
(Tabii ki yazıya döküp anlattığımız olaylar istemeseniz de “sıradanlığa” düşüyor! Oysa o günlerde yaşananlar hem “korkunçtu hem güzeldi!” Hem “gözyaşları ile ıslanmıştı yürekler hem sevinçlerle!” Hem “faciaydı hem umuttu!” Hem “karanlıktı hem aydınlıktı…)
Bu duygulara sarılmış olaylar anlatılamazlar, sadece yaşanırlar…