Sokaklarda büyüdükleri için “sokak çocukları” olmamızdan çok korkarlardı! Babalarımızdan söz ediyorum. Onlar, siyah ve tahta gibi sert ekmeğin içine zorunlu kuru üzüm katıldığı İngiliz sömürge dönemlerinde iki dünya savaşını görüp yaşamış fukara ailelerin, fukara insanlarıydılar…
Ve görüp bildikleri, işittikleri için hayalini kurdukları her şeye hasrettiler!
Ekmeğin beyazına “francola” diyorlardı. O ekmeğe hasrettiler!
Potinin yumuşak derili olanına “glase” diyorlardı. O potine hasrettiler!
Pantolonun “kabardin” olanına!
Velesbitin iyisine “ralli” diyorlardı. O velesibite hasrettiler!
Yatağın somyalısına!
Ete, süte, peynire, tereyağına…
Ve işe, aşa dolayısıyla paraya hasrettiler! Hiç dinip bitmemecesine…
“Yokluğu” bildikleri için çocuklarına da yaşatmak istemezlerdi!
Hemen hepsinin de ukde olarak kaldıydı “okumak” içlerinde! Bilgiye hasrettiler!
Ve Mağusa Suriçi’nin tüm babaları bir makastan çıkmış modeller gibiydiler! Hepsi de limanın kara asfalt rıhtımına ter akıtan “hamallardılar.”
YIL 1945 OLMALIYDI: İkinci Dünya Savaşı bitmişti. Savaştan Kıbrıs da nasibini almış, Mağusa Limanı Alman uçakları tarafından sık sık bombalanırken can ve mal kayıplarına neden olmuştu. İngilizler, Alman uçaklarının zaman zaman adayı bombalamasını caydırmak için dağları taşları odunlardan yapılıp siyaha boyanmış sahte toplarla doldurduydu! Almanlar alay ediyorlardı!
Savaştan sonra adada yeni bir dönem başladıydı. Yaralar sarılıyor, limana daha çok ve daha tonajlı büyük “vapurlar” geliyordu.
Ne var ki “yokluk” dolayısı ile yoksulluk berdevamdı. Babalar hâlâ ısrarlıydılar: “Çocuklarının sokaklarda oynayarak “sokak çocukları” olmalarına asla müsaade etmeyeceklerdi!” Ve hâlâ “okumaya yazmaya” hasrettiler. Bir gün çocuklarının da okuyup “limana düşmeden” büyük adam olacaklarına inanıyorlardı. Öğretmen, doktor, Avukat yahut bir devlet dairesinde kâtip, müdür…
Rahmetlik babam “okumuş insanlara medyundu!” Hep öyle söylerdi. “Medyunum” derdi! Her baba öyleydi ve bir elin beş parmağını geçmeyen okumuşları ile Mağusa Suriçi’nde kaç öğretmen, kaç tapu memuru, polis, gardiyan, doktor varsa, onlar muteber ve saygı duyulan insanlardı…
Mesela benim adım Mağusa’daki Gazi İlkokulu Müdürü olan Eşref Manyera’nın adından esinlenerek konduydu. Belki onun gibi “okumuş” olmam için!
DOLAYISIYLA ÇOCUKLARA SOKAKLAR YASAKTI: Daha ilkokula giderken başladıydı yasak. Akkule Mahallesi’nin Behram Paşa Sokağı’ndaki iki buçuk kemerli handan bozma evimizin kapısından eğer babam evde ise mümkün değil sokağa adım bile atamazdım…
Ne var ki sabah limana gitti miydi biz çocuklar da analarımızın, “gene sokağa çıkıyon ama baban gelince seni govlaycayım” uyarılarına aldırmadan kendimizi yollara atardık… Eğer oyuna dalmaz öğle paydosunda babalarımız eve gelmeden dönersek “dayak yemekten” kurtulurduk! Ne var ki çocuk doyar mı ki oyuna! Bazen zamanı ayarlayamaz ve “babalarımıza” yakalanırdık!
Hani, “seni babana söyleyeceğim” diyen anam ve de analarımız vardı ya yine onlar yetişirlerdi imdadımıza: “Daha sen gelmeden az önce çıktı sokağa, biraz hava alsın, bütün gün evde kapalı kapalı” diyerek…
İLK İŞİM: İlkokul beşinci sınıfı bitirip yaz tatiline girdiğimde babamın ilk işi beni “sokaklardan kurtarmak” oldu! Maraş’ta Türk müşterileri olan adını bilmediğim fakat ailece “ihtiyarcık” dediğimiz bir Rum kumaş tüccarının (bezirgân) yanına beni çırak olarak verdi.
İşte tam da “sokağa düşmek” aslında buna derlerdi! Her sabah uykuma asla doymadan kalkar, üzerine margarin sürülmüş bir dilim “gabira ekmeğimi” eğer varsa kırmızı peynirden bir parça kopartarak çayla birlikte yer, Maraş’ın yolunu tutardım.
Dükkân Anartosis’in arkasında “İreon sineması” yanında yeni yapılan dükkânlardan birisiydi. Sonraları orada bir de kütüphane oluşturulduydu. Benim işim gelen müşterilere kumaş toplarını açmaktı. “İhtiyarcık” kırık Türkçesiyle hep şöyle derdi bana: “Aç aç, ne kadar açarsan. Müşteri kumaşı iyi görsün…” Bense hep şöyle düşünürdüm: “Ne gereği var. İşte hepsi raflarda, baktı mıydı görmez mi?”
Renk renk, cins cins, kumaşlar… O kumaş toplarını birbiri peşine açar açar, yerlere tezgâha serer, müşteri ayrıldıktan sonra da öğrendiğimce yine sarar sarar yerlerine koyardım…
İngiliz döneminde dükkânlar öğle birden üçe kadar zorunlu kapanırdı, siesta! Paydosta eve gider yemeğimi yer, babam evde değilse sokakları kolaçan eder ve saat üçte anamın uyarısı ile yine Maraş’ın yolunu tutardım.
“İhtiyarcık” bana para vermezdi. Öğleden sonraları dükkânların önleri ki sıra sıra hep kumaşçı dükkânlarıydılar (arasta) gölge olurdu. Sandalyeleri çeker kapıların önlerine oturur, tavla oynayanları seyreder ve müşteri beklerdik. Ben bir süre sonra bıkıp usandıydım ki günde bir iki kez “işendim” diyerek Bandabuliya’nın yanındaki tuvalete gitmek bahanesi ile ayrılır çevreyi dolanırdım. Hacıhambi ve İreon sinemalarına zaten yabancı değildik, kapılarının önlerindeki panolara koydukları film reklamlarını seyreder, az ileride deve limanı yolundaki gözleri alan ışıkları ve vitrinleri ile türlü çeşitli emtianın satıldığı dükkânlara hayran hayran bakakalırdım…
İhtiyarcık bana para yerine her öğleden sonra üzerine güllü dondurma konmuş bir tabak sulu muhallebi ısmarlardı. Her ikindi saat dörtte arabacığı ile bir Rum muhallebicisi gelirdi, bir bana bir de kendine alırdı. Hâlâ soğuk mu soğuk ve gül kokulu o sulu muhallebinin tadını duyarım… Benim muhallebim! Çocukluğumuzun en güzel tatlılarındandı sulu ve sütlü muhallebiler…
O bezirgân dükkânında Galiba bir buçuk ay falan dayanabildimdi! Her gün çekilecek yol, bir çocuğun seveceği “iş” değildi. Her yıl Avluka Panayırı yapılırdı. İhtiyarcık da bir hafta süreyle katılır, kumaş satardı. Bir akşam ben de gittimdi. Her taraf lükslerle aydınlatılıyordu. Son gidişim olduydu. Zaten babamla annem de vizilediğimi görüp anladıklarında “vazgeçtilerdi işe göndermekten!” Sonuçta babam beni bir kez daha “sokaktan kurtarmayı” başaramadıydı ki ben yine sevgili sokağıma, hisarlarıma, mazgallarıma dönmüş oldumdu!
İKOKULU BİTİRDİĞİMDE: Doğrusu ilkokulu bitirip de yaz tatilinde işe gitmeyen çocuk pek azdı. Kimileri terzi kimileri berber yanına giderdi. Bazıları demirci hatta dülger yanına gidenler vardı. Az biraz yetilip ortaokul son sınıfa gelindikte başlardık liman kapılarından geçmeye. “Hamal” babalarımızın hürmetine tabi ki imtiyazlı sayılırdık ya, bizi şuraya buraya sokuştururlar akşam paydosunda da “yevmiyemizi” verirlerdi. En az aldığımız para bir buçuk Kıbrıs lirasıydı, üzerinde aldığımız da olurdu. Ne var ki limanda her zaman iş yoktu.
İlkokulu bitirdiğim yılın yaz tatilinde 1953’de Mağusa’nın “iki buçuk mil” dedikleri şimdilerin “Akyar Sınır Kapısı” yanındaki İngiliz askeri Kampına “düz işçi olarak girdimdi. Komşumuz olan Arap kökenli Mr. Ramadi aldıydı. Anladığımca İngiliz’in sadık bendelerinden biriydi. İngiliz nereye giderse bu “kâtiplerini” de birlikte taşırdı. Nitekim birinci kâtipti. Kamp İngiliz’in Ortadoğu’da yahut öteki bölgelerinde kondeme çıkan binlerce askeri aracın, tankın, kariyerlerin toplandığı yerdi. Mağusa’dan iki buçuk mil ötede olduğu için adını “iki buçuk mil” koyduktu. Yoldan başlayarak millerce içeriye gider, binler binlerce askeri araçlardan toprak gözükmezdi!
Benim görevim, boyanması gereken askeri kamyon ve ötesi taşıtların camlarına graso sürüp gazete kâğıtları ile kapatmaktı ki camları da boyanmış olmasınlar. Bir çadırda yaşlıca üç dört Rum “vraga” ile beraberdik ve hem çocuk hem de Türk olduğum için benimle sürekli alay edip horlarlardı! Bu nedenle onlara hâlâ “vraga” diyorum! Bir çocuğa bile tahammül edemeyecek kadar insafsız insanlardı!
Not: Bu tip anlatımlara soyunup da “bitiremediğimde”, “devam ederim” diyerek kesip atmama karşın, bazen hiç devam edemeden yazdıklarımla yetinirim. Şimdi yine “devam ederim” diyeceğim de bir yandan da “acaba” diye kendime soruyorum. Neyse belki devam ederiz diyelim!

Sonraki Haber

























