Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

İYİ NİYETLİ TÜRK TARAFINA RUM TARAFININ REVA GÖRDÜĞÜ MUAMELEYE BAKIN!

Dün Anastasiadis’in müzakerelerden çok Güven Yaratıcı Önlemleri öne çıkardığını vurgularken, Maraş’ın iadesini de bu silsilenin önüne koyduğunu yazmış, yorumunu yapmıştık…
Madalyonu çeviriyoruz: Eğer Anastasiadis için GYÖ’ler müzakerelerin seyrini olumlu yönde etkileyecek kadar önemliyse hadi gelişmelere bu perspektiften bakalım.
TÜRK TARAFI BU KONUDA ÜSTÜNE DÜŞENİ YAPTI: Zaten “Gambari Süreci” denilen ve Talat’la Papadopulos’u bir araya getiren müzakerelerdeki “esas” önce iki halk arasında güven yaratıcı önlemlerin alınmasıydı. Bu bağlamda özelikle sınır kapılarının da açılması ile birlikte bakın Türk tarafı GYÖ’ler konusunda neler yaptı:
BİR: Öncelikle ve binlercesi ile Kuzey’deki Türk halkı Güney’e aktı. Alışverişten gezisine kadar o tarafa para akıttı.
İKİ: Türk işçileri Güney’in inşaatlarında yoğunluğunca çalıştı. Hatta dileyen sigortasızlığı seçerek!
ÜÇ: Geçen zaman içinde Rum’un “kutsalları” olan ne kadar inancı ve ayini varsa, Kuzey bunların tümüne de elinden geldiğince cevap verdi. Gladaklizmo panayırlarından kiliselerde ayinlerine kadar Kuzey’e geçip ibadet etmelerine olanak yarattı.
DÖRT: Hatta Maraş’ın Rum’a iadesini destekleyen Türk tarafındaki STÖ’leri oldu. Bu konuda Rum tarafı ile hem siyasi hem de kültürel anlamda etkinlikler düzenledi.
BEŞ: İkili ilişkiler gelişirken Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu, Rum’un KOP’u üzerinden UEFA’ya bağlanmayı, “Türk-Rum ikilemine” aldırmadan “kabulümdür” diyerek süreç haline getirdi.
ALTI: Kuzey’den Güney’e geçen Türkler oradaki örgütlerle toplantılar da düzenlediler, Güney’den Kuzey’e geçen Rumlara salonlarda konuşma olanakları da sağladılar.
YEDİ: Elektrik santrali yandığı için gün geldi Türk tarafı “oh olsun” demeden Kuzey’den Güney’e elektrik akımı verecek kadar iyi niyetli davrandı.
SEKİZ: Müzakereler devam ederken Kuzey’deki televizyon ekranlarında “Türk idaresinde yaşamaktansa Rum idaresinde yaşamayı tercih ederim” diyen, Barış Harekâtı ile öncesi 1963 kanlı olaylarını Türklerin başlattığını söyleyen Türkler” de oldu! Hem de televizyon ekranlarından bas bas bağırarak!
DOKUZ: Türk tarafı o kadar iyi niyetliydi ki sırf barışçı çözümün tesis edilmesi için müzakerelere başlarken Anastasiadis’in “tek devlet, tek uluslararası temsiliyet” ana başlığını kabul ederek masaya oturdu…
PEKALA RUM TARAFI KUZEY İÇİN HANGİ GYÖ’LERİ DEVREYE SOKTU? Düşündüm bulamadım! Önce hatırıma kırk yılının kıtlığında Güney’e geçip konuşmak isteyen Talat’ın saldırıya uğraması geldi!
Ardından müzakerelerin başından beridir “siz azınlıksınız, sizin mülkünüz işte şu kadarcıktır” deyip Kuzey’deki Türk halkına azınlık haklarını reva gören Rum tarafı geldi!       
Başından beridir kendini tüm adanın tek egemeni olarak lanse eden müzakereler sürecinde istedikleri bitmeyen Rum liderliği geldi!
Başpiskopos Hrisostomos’un “sizin adadaki toprak hakkınız yüzde 25’den bir santim fazla değildir dediği geldi! Ve saire:
BİR DE SONUNCUSUNA BAKALIM. Geçtiğimiz günlerde Dışişleri Bakanı Özdil Nami Kıbrıs konusunda bilgilendirmek amacıya 6’sı AB üyesi 7 ülkenin Büyükelçilerine Lefkoşa’da bir yemek verdi. Ve Rum tarafında kızılca kıyamet koptu. Anında bu yemeğe katılan Belçika, Avusturya, İsveç, Macaristan, Finlandiya, İspanya, Avustralya Büyükelçiliklerine mektup göndererek uyarıda bulundu. Mektuplarda Büyükelçilerin tüm adadaki ilişkilerin sınırları yeniden düzenleniyordu!
İŞTE RUM TARAFININ TÜRK TARAFINA REVA GÖRDÜĞÜ MUAMELE: Ayrıca yorum yapmama gerek var mı? Sadece şunu söyleyeyim: (Kim ne derse desin,) Rum liderliğin bu adada şu anda da hedefi tüm ada egemenliğinin sahibi olmaktır. Fakat o kadar “şoven ve bağnazdır” ki “bunu başarmak için bu kadar iyi niyetli olan Kıbrıs Türk halkının sempatisini kazanmaya bile gerek duymuyor!” İyi ki gerek duymuyor! Yoksa bu iyi niyetlerimizle nice olurdu sonumuz!       

***********     
YEREL SEÇİMLERİN ASIL ARALANIP GÖRÜLMESİ GEREKEN PERDE GERİSİ ES GEÇİLİYOR!

Az çok “tarih” meraklısı olanlar bilirler. “Bozgun” da olsa her “bozgunun” bir “kahramanı” vardır bir de ihanet ettiği için “haini!” Kanuni’den sonrası Osmanlı tarihi bu konuda ibretliktir! Lawrens’li Arabistan çöllerinin Arap’ı da!
Yerel seçimler bitti! Tartışmaları sürüyor. “Mağluplar” ihanete uğradıklarını, “galipler” ise galibiyetlerini hak ettiklerini söylüyorlar. Fakat:    Zannedersem kimseler bu seçimlerin hangi koşullarda yapıldığını düşünmüyorlar!   
Kimseler, Belediyelerin bataklıklarda boğulurlarken seçimlere gidildiğini söylemek istemiyorlar!       
Kimseler Belediye hizmetlerinden memnun olunmadığını, halkın uzun yıllardır “hizmet” adı altında ezgi cefaya tutsak edildiğini gündeme getirmiyorlar. 
Kimseler artık her iki buçuk yılda bir seçim yapılmasından bıkıp usanıldığını fark etmek istemiyorlar!        
Kimseler mevcut Yönetim kadrolarına güven duyulmadığını seslendirmiyorlar!
Herkesler yerel seçim sonuçlarına partiler arası ve partiler bünyelerinde oluşan iktidar muhalefet açısından bakıyorlar!   
Fakat partiler bünyelerinde o “iktidarla muhalefetin” neden oluştuğuna, oluştuktan sonra niçin önlemler alınmadığına kafa yormuyorlar! Sanırsınız ki ansızın olagelmiş bir olay!    
Ve kimseler neden Muhalefet partilerinin iktidar karşısında “işbirliğine” gitmek gereğini duyduklarını da düşünmüyorlar!
Sürprizlerle dolu yerel seçimler, dönüp dolaşıp bir iki kişinin “zaferi” ile bir iki kişinin “muhalefeti” serüveni haline sokuluyorlar!
OYSA BUNLARI TAM DA DÜŞÜNMENİN ZAMANIYDI: Çünkü artık farkına varmak zorundayız. KKTC’de belki çoğu kişiler kabul etmek istemiyorlar ama müthiş bir “ulusal değerler” yozlaşması yaşanıyor. Türlü çeşitli görüşlerin sere serpe ortalara döküldüğü, sosyal medyada tartışıldığı gerçeklerine takılan “demokrasi” kulpu aslında kimselerin kimseleri adam yerine koymadığı bir antidemokratik ve etik dışı davranışlar silsilesi haline geldi!
Toplum gitgide birbiriyle ayrışan, birbirine tırnak kadar güven duymayan insanlarla kaim oluyor!
Bunları nereden niçin bildiğimizi, hangi olaylardan kaynaklandırıp kuşku duyduğumuzu da yazacağız. Şimdilik sadece “girişini” yapmakla yetinelim…

**********

KISACA TAKILDIĞIM: (HER ZAMAN OLANLAR İŞÇİYE OLMAKTADIR)
Son günlerde bugüne kadar çok az tanığı olduğum bir olayla karşılaşıyorum. Bugüne kadar kaç seçim yaşadık. Fakat insanların boyunları bükük, azıcık yere eğilmiş gibi kırık omuzları ve gözlerinde aynalanan o çok iyi okuduğum kuşkuları ile rahatsız etmekten çekinerek yanıma yaklaştıklarını hiç görmedimdi! Kaldı ki neden “yaklaşsınlar” ki? Çok amiyane ifadesiyle “ben” kim ola!
Sözünü ettiğim Mağusa Belediyesi’nde çalışan “işçilerden” bir ikisidir. Bu bile bana ordular kadar yoğun geldi! Mesela bazısı diyor ki “abi ben taşeron vasıtasıyla belediyeye işçi olarak alındım!”
Bazısı, “ben başkan için açıktan çalıştım. Şimdi acaba bana da dokunurlar mı?” diyor.
Bazısı çok açık seçik kapı önüne konacağını, “eğer yeni başkanı tanıyorsam acaba bir iyilikte bulunup bulunamayacağımı” soruyor!
Ve başıma ilk defa böyle bir olay geliyor! Kısaca Mağusa Belediye işçileri tedirgin. Ben de şaşkınım. Nereden çıktı bu taşeronluk? Resmen işçi sömürücülüğü! Bu memleketin “İş Bulma Dairesi” yok mu? Bu memleketin “Sosyal Sigortalar Dairesi” yok mu? Bu memlekette “işsizler” “iş arayanlar” evvel emirde İş Bulma Dairesi’ne kayıtlarını yaptırmak, İş Bulma Dairesi de kendilerine işçi ihtiyacı için başvuranlara evsaflarına göre sırası ve hukuki prosedürü içinde işçi göndermek görevlerinde değiller midir?
Hem “kaçak işçi” sorununu önlemek hem de “işçi sömürüsüne” son vermek için hukuk devletinde işçi için de hukuk olması gerekmez mi?
Oysa “taşeronlar” vardır! Üstelik bunların her biri gelip giden siyasi iktidarlar tarafından desteklenip, korunmaktadırlar…
KISACA: Devlet olmak için daha çok yol kat etmemiz gerekir, çokkk!