Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

KIBRIS TÜRK HALKI OLMANIN AYRICALIĞI

Çevremiz ateş çemberi içinde!  Amerika’nın  o  “Büyük Orta Doğu Projesinden”  beridir yanan ülkelerin alevleri ile ısınıyoruz! 
Binlercesi ile ölen insanların arkalarından yükselen çığlıklarını   paralanmış yüreklerimizde  yaşıyoruz!
Göç yollarına düşmüş binlerce kadın ve   çocukların kilometrelerce uzayan kuyruklar oluşturduklarını ekranlardan izledikçe kahroluyoruz! 
Suriye’de,  Mısır’da,  Tunus’ta,  Libya’da ve Irak’ta yaşanan bitmez tükenmez kanlı savaşları,  iktidar ve toprak kavgalarını izlerken  insanlığımızdan utanıyoruz! 
VE DÖNÜP KENDİMİZE BAKIYORUZ:  Tanrım sana şükürler olsun. 
Bizi bu ateş çemberinden uzak tuttuğun için teşekkür ederiz tanrım. 
Bize bir Suriye,  bir Irak  dramı yaşatmadığın için sana bin teşekkürler Tanrım.
Bizi göç yollarından azade kıldığın için sana şükranlar Tanrım.
Bizi  savaşlardan ölümlerden koruduğun için sana minnettarız Tanrım.
Bizi doymak bilmez iştahası ile yutmaya çalışan Rum’a ram ettirmediğin için sevgilerimizi iletiriz Tanrım.
Bizi böylesi  asude bir Kuzey Kıbrıs’ta barış içinde yaşattığın için  bin teşekkürler  Tanrım. 
Bizi Türkiye gibi bir ülkenin güvenlik ve korumasına emanet ettiğin için şükranlarımızla Tanrım.
İŞTE KIBRIS TÜRK HALKINA BAHŞEDİLEN BU BÜYÜK VE TANRISAL LÜTUF:  Çevremiz kan gölüne dönerken biz kırk yıldır bu adada,  kırk yıl önce bize kan kusturan Güney’deki Rum’a karşın,   ismimize cismimize,  canımıza hayatımıza,  vatanımıza varlığımıza tek fiskelik halel gelmeden,  Türkiye’nin üzerimize serdiği büyük güvenlik şemsiyesi altında yaşıyoruz.  Ve binlerce defa şükrediyoruz: 
İyi ki Irak’ta yaşayan Türkmenlerden olmadık!
İyi ki Batı Trakya’daki Türkler gibi de olmadık!
İyi ki Bulgaristan Türkleri olmadık!
İyi ki  Balkanlarda kalan Türklerden de olmadık! 
İyi ki dünyanın şurasına burasına savrulmuş sıla hasreti çeken Türk kardeşlerimizden de olmadık! 
İyi ki Kıbrıs Türk halkı olduk!
  Tanrının ve Türkiye’nin bize bahşettiği bu kader ve kıymetin değerini bilmeliyiz.  Bakın bir süredir Irak’ı izliyoruz.  Musul IŞİD  (Irak Şam İslam Devleti)  tarafından ele geçirildi.  Sünni birlikler Bağdat kapılarına dayandı.  Zaten parça körçe olmuş Irak bir kez daha parçalanmanın eşiğinde.  Sünniler,  Şiiler,  Kürtler Irak’ın haritasını yeniden çiziyorlar.  Bunların içinde Türkmenler yok! 
Olanları Kuzey Kıbrıs’tan seyreyliyor,  hayıflanıyor,  üzülüyoruz:  Neden bu savaşlar,  bu kan,  bu ateş”  diyoruz.  Ve ekliyoruz:  Bir de bize bakın.  Ne  kadar  sükûnet içinde ve barışçı olduğumuza. 
MESELA: Yakın gelecekte Yerel seçimler var.  Kampanyalara bakın.  Ne ses ne seda… Herkes propagandasını yapıyor,  bildirgelerini dağıtıyor.  Bundan büyük barış ve esenlik olabilir mi? 
Müzakereler ağır aksak sürüyor. Ne kavga ne kalaba! Türk Rum tarafları anlaşamamış olsalar da müzakereleri uygarca sürdürüyorlar.     Köylüye çiftçiye bakın:  Hakkını istiyor.  Hükümeti uyarıyor,  artık yetti dediği yerde yollara çıkıp sesini duyuruyor,  karşıdan  “barışın”  sesi işitiliyor.  “Tamam tamam hakkınızı vereceğiz.”
Öğretmenlere,  sağlık çalışanlarına bakın:  Eylemlerini de yapıyorlar uyarılarını da.  Haklarını da aldırtıyorlar,  hukuklarını da…
Muhalefet partilerine bakın.  Ne diyoruz.  Bu kadar pasif muhalefet de olmaz!  Biraz daha sertleşseniz ya!
“Battık” diyen Esnaf Zanaatkâra bakıyoruz:  En aşırı tepkileri Hükümete  “kurtuluşun”  reçetelerini vermek! O kadar  barışçı yaklaşım içindeler? 
Sivil Toplum Örgütlerine bakın.  Bir ayakları Güney’de.  İkili etkinlik mi istersiniz,  Türkiye’nin yüzüne bakarak  “çekip gidin sizi istemiyoruz”  dediklerini mi isterseniz!  Var mı böylesi özgürlük bir başka ülkede?
VE SORALIM:  “Daha nasıl barış,  nasıl demokrasi,  nasıl hak hukuk, nasıl bir muamele isterseniz ki?  Türkiye’de bile olmayan huzur ve demokrasi bu memlekette değil mi? 
Düşünce özgürlüğünün dik alâsı yaşanmıyor mu bu ülkede? 
Ve avaracılıktan değil midir durup durup kendimize sorunlar yarattığımız! 
Bakın çevrenize,  bakın Irak’a Suriye’ye  Orta Doğu’ya  ve binlerce defa şükredin hem Türkiye’ye hem Allah’ınıza…      

        **********   

   YEREL YÖNETİM SEÇİM PROPAGANDALARINI İZLERKEN
Yerel Seçimler henüz ısınmadı.  Propagandaları soğuk gidiyor.  Öyle olması da olağan çünkü  “belediyeciliğin tadı kalmadı!”
Nitekim  bir yandan  “borç harç yükü altında kalmış Belediye Başkanı olacaksınız yahut meclis üyesi,  öte yandan  meydanlara çıkıp  “büyük projelerden”  söz edeceksiniz!   Böyle bir çelişkiyi ne  adaylar kaldırabilir  ne de seçmen!
NİTEKİM:  Yavaş yavaş adayların  “seçim bildirgeleri”  elime geçmeye başladı.  Okuyorum,  bazıları  hamaset yüklü,  ne kadar  “büyük düşündüklerini” anlatıyorlar. 
Bazıları mevcut Belediye Başkanlarına çatmak gereğini duyarken   “kentlerin plansızlıklarından,   çarpık yapılaşmalarından”  söz ediyorlar.  Düşünüyorum.   “Kör gözüne parmağım.  Çarpık yapılaşma ve plansızlık”  bizatihi yarın sandığa gidecek yurttaşın  marifeti değil midir?” 
“Ben evimi villamı istediğim gibi yapayım da nerede olursa olsun,  kim ne derse desin”  bencilliğinin tutun ki Belediye’lerin de onayı   ile sergilenen çarpıklığı değil midir?  
Şimdi ne yapsın aday?  Bir yandan   seçmeni çarpık yapılaşma nedeniyle kıyasıya eleştirmek zorunda kalıyor,  öte yandan ayni seçmenden oy istiyor! 
MESELA:  Mağusa’da kanalizasyondan  büyük bir başka proje olamazdı.  Onu da Kayalp başardı.  Şimdi karşısına çıkan adayların bildirgelerine bakıyorum zaten artık Mağusa Belediyesi’nin rutin hizmetleri haline gelen  “işlerden”  söz ediyorlar.  Üstelik yollar yeniden  asfaltlanırken  de   “çukurlardan”  yakınıyorlar! 
BAKIN:   Benim derdim şu veya bu adayın Belediye Başkanı”  olması  yahut  “olmaması”  değildir.  Nitekim bu nedenle olmalı henüz Yerel Seçimlerin lafı bile edilmez,  kokusu duyulmazken diyordum ki  Köşemde,  “aday olmaya  karar vermiş insanlarla  aday çıkartacak partiler şimdiden  propagandalarına  başlamalıdırlar.  Hem muhalefet olarak kulakları delmek,  kafaları aksaklıkların somut örnekleri ile doldurmak için hem de bu muhalefetten doğacak  dürtüde mevcut Belediye başkan ve Meclis üyelerini ciddi iş yapmaları konusunda harekete geçirmek için…”
Mesela bizzat ben o  “büyük proje”  denilen Kanalizasyon yapımı sırasında bozuk yollarla etraflara saçılan pis kokulardan mağdur olmuş seçmenlerden birisiyim.  Fakat o dönemlerde  gıkını çıkarmayan “muhalefet  yapma  görevindeki  muhalifler”  şimdi     “olup bitmişlerin”  ardından  laflıyorlar!  Çok geç olmadı mı?
  BUNLARA KARŞIN:   Elbette  bundan sonra da Belediyelerden  her şeye karşın “olan olmuştur” demeden çok  “işler”  bekleyeceğiz.          Evet artık  kentlerde hatta daha küçük yerleşim birimlerinde  adına  “çarpık” denilen yapılaşmaya dur demek gerekir çünkü git gide bu nedenle hem çirkinleşiyoruz hem de memleketin doğasını bozuyoruz.
Öte yandan:  Her şeyden önce  “ekilebilecek,  ürün alınabilecek,  değerli tarım topraklarına ev apartman yapmak engellenmelidir. Tabii bu konuda görev önceliği hükümetlerindir. Artık oturup adam gibi nazım planları yaparlarken,  iskân alanlarını belirlemelidirler ki  “belediyeler” de uygulamayı böylesi  “hukuk kararlarına”  dayandırma olanağı bulup popülizme sapmasınlar! 
Ve elbet sorunlar  bunlardan ibaret da değildir. Şimdilik sadece  “mesela” dedik.   Önümüzdeki günlerde devam ederiz…        

      **********      

VE TAKILDIĞIM:   (TEMİZLİK KAMPANYASI SONRASI)
Kampanyanın,  pardon  “Let’s Do It”in  hemen ertesi günü ya Allah bismillah,   baktım bizim mahalledeki boş arsadaki ağacın altında iki boş karton kutu ile içleri çöplerle dolu üç beş  poşet!  “Siftah yurttaştan bereket Allah’tan” dedim sürdüm arabayı…
Ne diyorduk?  Pis insan pistir!  Ruhunda vardır.  Buna karşılık hiç umudum yoktu ama bu  “Let’s Do It” biraz tuttu.  En azından artık çevre eskisi kadar  “pis”  değil.  Sahiller bunca gün tertemiz kaldılardı şimdi yeni yeni başladılar kirlenmeye.  Karpuz kabukları,  poşetler,  bira meşrubat şişeleri falan…  Zaman zaman hâlâ önümüzde giden arabaların camlarından yollara kağıt parçaları pet şişeler atıldığını görüyoruz. 
Yani bu  “temizlik alışkanlığı”  konusunda daha çok çalışılması gerekir diyoruz…