Beyinlerini tırnak içine aldıkları kalıplaşmış sloganlarla dolduranların “Kıbrıs sorununa” yönelik görüş başlıkları da o sloganlar olmaktadır!
Üstelik “Kıbrıs” gibi bir adada yaşarken! Ki ne Akdeniz’de ne dünyanın öteki denizlerinde kıtaların yamacına konmuş “Kıbrıs gibisi adaların” hemen hiç birinin kendi egemenliğine sahip olmadığı gerçeği vardır.
Bu gerçektir ki Rum’u “Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak” ideasına itmiştir. Ancak Kıbrıs Türk’ü hiçbir devrede “Türkiye’ye bağlanalım” iddiası ile mücadele etmemiştir! Rum tüm ada egemenliğini istediği için Türk halkı da “kendi egemenliğini” istemiştir, gerçek de budur.
Ve ekleyeceğiz: Hatta ve hâlâ ne diyoruz: “İki bölgeli iki toplumlu siyasi eşitliğe dayalı, Türkiye’nin güvencesinde mesela federal bir Kıbrıs…” Var mı bu savın içinde “Türkiye’ye bağlanmak?” Fakat akıl ve mantık ne diyor? Türkiye’ye bağlanmak yok ama himmeti ile güvencesine sığınmak var. İspatı ortada: Kıbrıs gibisi adaların kaderinde susuzluk vardır. Bunun için Türkiye’den Kıbrıs’a borularla su akıtılacaktır. İstemiyoruz diyebilir misiniz?
Kıbrıs gibisi adaların kaderinde enerji sorunu vardır. TC’den belki elektrik de aktarılacaktır.
Kıbrıs gibisi adaların kaderinde büyük sanayi de olmaz. Bu nedenle Türkiye ve ötesi ülkelerin sanayi ürünlerine sürekli gereksinme duymak bir kaderdir.
Kıbrıs gibisi adalar ihracat ağırlıklı ekonomilerin değil, ithalata dayalı ekonomilerin ülkeleridir. Dolayısıyla Türkiye’nin yardımlarına ihtiyacı vardır.
“Kıbrıs gibisi adalarda olsa olsa turizm olur” diyelim ve kısa keselim.
OYSA NE OLUYOR: Kıbrıs gibisi adada yaşamayı getirip getirip “Rum’la birlikteliğe” ve “Kıbrıslılığa” bağladıktan sonra, gerçekte çoktan modaları ile fantaziyaları bittiği için raflara kaldırılıp örümcek ağları tutmuş “sloganları” ile çözüm arayanlara gelelim!
Halklar kardeştir dediler tutmadı! TMT’ye faşist dediler tutmadı!
Global düşünce içinde barış dediler tutmadı!
Rumlarla Türkler bu adada asırlarca kardeş kardeş yaşadılar dediler tutmadı!
Türkiye ne seni ne askerini ne paranı isteriz, git dediler tutmadı!
Son umutta “barışçı çözüm” dediler yine tutmadı!
NEDEN? Çünkü bu adada Güney Rum’u ile “barışçı çözüm maya tutmaz!”
Çünkü: Rum için halkların kardeşliği değil, Kıbrıs Helendir Helen kalacaktır ilkesi vardır!
Çünkü: Rum için EOKA ve EOKA’cılar faşist değil, Helenizm uğruna savaşan kahramanların örgütüdür!
Çünkü: Rum için “global düşünce” değil, varsa yoksa Rum’un adadaki hakkı ile egemenliği önemlidir!
Çünkü: Rum asırlardır bu adada Türklerle kardeş kardeş yaşadığı savında değil, aksine en iyi Türk ölü Türk’tür düşüncesindedir!
Çünkü: Rum için Yunanistan’ın adadan çekip gitmesi değil, aksine Anavatan Yavruvatan olarak birleşmeleridir!
Çünkü: Elan devam eden müzakereler Rum için barışçı çözümü tesis etmek değil, yeniden Kuzey’i ele geçirirken tüm adaya egemenliğini sermek içindir.
BU RUMLA BU ADADA BARIŞÇI ÇÖZÜME BUNUN İÇİN ULAŞILAMAZ: Onun için zaten müzakereler çoktan duvara tosladı! Yapılacak olan Türk halkı olarak yol haritasını çizip rotayı yeniden saptayıp, Türkiye’nin de yardımları ile Kuzey’i adam etmektir… Kısaca Rum’un kuyruğunda koşturmak zaman kaybından başka bir şey değildir!
**********
TÜRKİYE İSTERSE BİZİ ŞAH DA EDER ŞAHBAZ DA!
Müzakereler dört ay önce başlarken şunu söylüyorduk: Rum’un ekonomik krizi bizim ekonomik güce kavuşmamız için bir fırsat olmalıdır! Oysa müzakerelere her yerden “battık mahvolduk” sesleri ile başladık!
Ve ekliyorduk. Oysa masaya mağrur ve başarılı bir konumda oturmuş olsaydık, Anastasiadisli Rum tarafı bize olmayacak önerilerini dayatamazdı!
Zaten çok öncelerde de henüz Halkın Sesi Gazetesinde iken benzer görüşlerimi Köşemden ayazlatıyor ve “aman diyordum. Tam fırsattır. Yunan Bankaları ile Rus mafyasının şerrine uğramış Güney’e inat, Kuzey’i ihya edebiliriz…”
BAŞARAMADIK ÇÜNKÜ BU GERÇEKLERLE BU İŞ OLMAZ! Çünkü Türkiye’siz hiç olmaz da ondan! Bu nedenledir ki ikide birde Türkiye’ye serzenişte bulunuyoruz! Mesela daha Büyükelçilikteki görevine başladığı ilk gün ben sizin “IMF’nizim” diyen Akça’ya karşılık ne öyle IMF’lik iyiliklerle sağlıklar gördük ne de afiyetler! Nankörlük yapmıyoruz! Çünkü: Eğer Ankara bize 1 milyar TL verirken biz Türkiye’den 1 milyar dolarlık ithalat yaparsak bu iş olmaz!
Eğer TC’den gelen 35 bin kayıtlı işçi ve aramızdaki TC’liler KKTC’de kazandıkları paraları sürekli TC’ye gönderirlerse tutun ki TC bu işten kârlı çıkar ama KKTC de sermaye birikimi açısından ayvayı yer, bu iş olmaz!
Eğer devlet sadece emeklilere 65 bin çek dağıtmak zorundaysa bu iş olmaz!
Eğer elektrikte yüzde otuzlara varan kayıp-kaçaklar varsa bu iş olmaz!
Eğer TC’nin KKTC’ye gönderdiği para ithalat yoluyla Türkiye’ye sürekli geri dönüş yapıyorsa bu iş olmaz!
(Yukarıdaki “eğer” vurgulu bütçesel veriler Mart 2012 yılında dönemin Maliye Bakanı Ersin tatar tarafından açıklandıydı.)
Şimdi o sorunlardan bazılarını hâlâ taşıyoruz. Fakat bir başka gerçek daha yaşıyoruz. Aradan iki yıl geçmesine karşılık avaz avaz seslendirilen “açmazlarla” bakın nerelere geldik?
Binlercesi ile mazbata mağduru insan! Bir o kadar alacakları nedeniyle mağdur olmuş iş insanları!
“Elektrik kurumu” dolayısıyla krizi!
Belediyeler dolayısıyla kronikleşmiş borçları! ADSL sorunu dolayısıyla çöken internet!
İstenilen oranda alınamayan vergiler dolayısıyla bastıran dolaylı vergiler!
Tazminatlarını alamayacak duruma düşen çiftçiler! Mağdur olan hayvancılar!
Eğitimde sağlıkta hâlâ sürüp giden teklemeler, başarısızlıklar!
YANİ: Türkiye’ye rağmen Rum’a aşık atacak duruma gelemedik! Bunu da hep çözümsüzlüğe bağladık. Oysa Türkiye pazarları bizim için “çözüm” de olurdu, ekonomik kalkınma nedenimiz de…
Oysa Ankara ile içine düştüğümüz pozisyon hep şöyle oldu: “Ankara verecek tam ucuna yapışıp çekiyoruz, başlıyor o da diğer ucundan kendine çekmeye! Oysa verecek! Biz çekiyoruz o çekiyor derken, bir bırakıyor, bizim kıçlar yerde, başlar havada! Hoca misali: Kuyudaki ay’ı kurtardım ama kıç da çektiğini biliyor deyivermişti!
Kısaca müzakerelere her zamanki gibi Türkiye’ye muhtaç bir dide iken oturduk. Yine de iyi dayanıyoruz!
**********
DENİZİ GÖRMEYEN MAĞUSALIYA BU KEZ KAYALP’IN SÖZÜ VAR!
Bu kez oksariyi Oktay Kayalp eline aldı! “Mağusa halkını denizle buluşturacağım” diyor.
Bu kasabada doğduk öleceğiz Mağusalı hiçbir devrede Leyla ile Mecnun misali “denizine” kavuşamadı!” Ha arada bir iki flörtü oldu tabi! Mesela Mağusa surlarına yaslanmış ünlü “Deliğimiz” vardı! Üzerine serbest limanı yaptılar, kapattılar!
Mesela Karakol’da en azından bölge halkına hizmet veren Gülseren Plajı! 1963’lerden sonra oluşturuldu, bir süre hizmet verdi, ona da “asker” el koydu!
Geriye ne kaldı? Mağusa’nın “marina” mıdır, “balıkçı barınağı” mıdır, “tersane” midir, “pejmürdelik” midir ne idüğü belirsiz limandaki şu sandalların bağlı olduğu yer! Ersan Saner duvarları yıktı yerine teller çekti, “Mağusalıyı denizle buluşturdum dediydi!” Yerine Ahmet Kaşif geldi o da girişleri barikatladı! Kartın varsa girersin, yoksa denizi dıştan seyredersin!
Şimdi sıra Oktay Kayalp’ta. Projesini de biliyorum. Yeni Limanın ucundan başlayıp Gülseren kampı önünden geçecek büyük sahil yolu projesi… Ki o yolun başlangıç yerinin arkasında nasılsa yağmalanıp imara açılmaktan kurtulmuş, “halk parkı” olmaya aday büyük bir de alan var. (Muakkap’ın evinin çevresi) Yeniden seçilir de başarırsa ve kamptaki Askerin onayını da alabilirse, bu projesi ile ilk defa Mağusalı denizle gerçekten buluşmuş olacaktır!
































