Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

MÜZAKERELERE KARIŞIP KARIŞTIRANLAR (NE KADAR ÇOK BAŞLILIK O KADAR KAKAFONİ!)

Belki şimdilerde çok hatırlayanı kalmadı. Müzakerelerin başladığı dönemlerde de öncesinde de o yıllarda   Sovyetler Birliği olarak anılan  Rusya,  sorunu hep  “uluslar arası platformlara”  çekmek için uğraşıyordu.  Ankara ile Denktaş ise buna karşı çıkıyor  sorunu Kıbrıslı Rum ve Türklerin müzakere ederek çözüme götürmelerini savunuyordu.  Tabi garantör ülkeler durumundaki  Türkiye,  İngiltere ve Yunanistan’ın da müdahil olması politikalarında.
O yıllarda türlü çeşitli ülkelerin soruna  “karışmaları ile karıştırıcılıklarından” fellik fellik kaçarken,   şimdilerde   şerrine uğradık!  Devenin sevmediği diken burnunda bitermiş! 
Artık Kıbrıs siyasi sorununa ne  “karışmayan”  kaldı ne   “karıştırmayan!”  Aslına bakarsanız kim  “görüşmeci kim yetkili ve sorumludur”  o da bilinmiyor!  Çünkü başta AB ülkeleri olmak üzere artık sürece Amerika da müdahil olmaktadır,  Rusya’da,  Afrika’daki Baluba kabilesi de!
MESELA:  Geçen hafta sonu Ban Ki-moon’la görüşmek için ABD’ye gitmeden önce müzakerelerle ilgili bazı açıklamalarda bulunan Eroğlu AB’nin  “genişlemeden sorumlu üyesi Füle’nin kendisine AB’nin de müzakerelerde temsilcisiyle yer almasını,  yanı sıra da iyi niyet gösterisi için Maraş’ın çözümden önce iade edilmesini istediğini açıkladıydı…
BM’lerin zaten by-pass edildiği gerçeklerde,  sorun gitgide AB’nin sorunu haline getirilmektedir!  Güney Rum Yönetimi’nin   “veto hakkında”   AB üyesi oluşunu da dikkate aldığınızda,  siyasi ağırlığın Rum’dan yana avantaj kazandığı kabak gibi ortada! 
ÖTE YANDAN KENDİ İÇİMİZDE DE GÖRÜŞ AYRILIKLARI VAR:   “Çözüme ve barışa katkı” denirken “çok başlılık”  yaratıldı!  Sonra da her  “baş” kendi çözüm ve barış anlayışını Kıbrıs Türk halkına empoze etmeye başladı!  Kuzey’den Güney’e akan türlü çeşitli örgütler o taraftaki tanıdıkları ile kontak kurdular,  ortak etkinlikler yapmaya başladılar ki artık kantarın topuzu kaymaya başladı!  Çünkü Müzakere masasındaki “müzakerecilere”  hem ipotek koymaya hem de ellerini zayıflatacak politikalar üretmeye başladılar!
Bu sıkıntıyı mesela Eroğlu ile yeterince ilişki kuramamasına karşın Özdil Nami de duymaktadır.  Nitekim  “Maraş kapsamlı çözümün parçasıdır”  dedikçe  kendisi ile aynı saflarda olması gereken bazı örgütler “hayır çözümden önce iade edin ki   güven yaratıcı olsun” diye kendi politikalarını dayatıyorlar! 
Üstelik  “Kıbrıslılık,”  “tek egemenlik,” “askersizleştirilmiş Kıbrıs” gibi sloganlarla da sadece adanın değil, Kuzey’in de  “Türkiyesizleştirilip garantörlük hakkının ortadan kalkmasına tam bir Rum siyaseti ile çanak tutmaktadırlar!”
BUNA KARŞILIK İŞTE GÜNEY RUM LİDERLİĞİ GERÇEĞİ: Türlü çeşitli barışçı ve güven yaratıcı önlemleri iki toplumlu etkinliklerle yaratacağım diyenlerin  inadına, Anastasiadis’li Rum  liderliği  Eroğlu’nun da açıklaması  ile evvel emirde 160 bin kişinin Kuzey’deki yoğun yerleşim yerlerine dönmelerini,    60 bin Rum’un da Kuzey’deki malları üzerinde birincil hak sahibi olmalarını istemekte,  üstelik bugüne kadar varılan bazı uzlaşıları da yok sayarak mesela Başkanlık sistemindeki Türk Rum dönüşümlüğünü kabul etmemektedir…
Rum tarafının böylesi çözüm dayatmaları karşısında sormaz mısınız?  “Bu ne biçim barış ve güven yaratıcı etkinliklerdir ki etkinlik ve Türk Rum ilişkileri  arttıkça  Rum’un Kuzey’e yönelik arsızlığı  ile istekleri de artmaktadır!” 
KISACA:  Tabi ki Kıbrıs Türk halkı Rum istedi diye Kuzey’i  tavla teslim edecek değildir.  Nitekim Başbakan Yorgancıoğlu da  “yüzde 29+nın gerisine düşmek mümkün değildir”  diyerek Rum tarafının arsızlığına cevap vermek gereğini duymuştur…
Ve önerimizdir:   Barış için uğraşanlar  Güney’deki Rum’u ikna etmeye çalışsınlar.  “Kuzey Kıbrıs,  Türk halkının bundan sonra da değişmez vatanı olarak kalacaktır”  desinler,  yeter…  Ki bunu Güney’de söyleyebilmek bile kahramanlıkların en büyüğü olacaktır.  Denemesi bedavadır…         

**********      

SERDAR DENKTAŞ’IN TEŞHİSİ:  (SİLKİNİP KENDİMİZE GELMELİYİZ)
Zaman zaman yarattığı siyasi dalgalarla memleketi hop kaldırıp hop oturtan    Başbakan yardımcısı DP’li Serdar Denktaş,  arada bir o heyecanlı  politika oyunlardan fırsat buldukça  “can alıcı laflar”  da etmektedir…
Geçtiğimiz günlerde bunlardan bir tanesini  Emekliler Derneğinin 21. Olağan Merkez  Genel Kurulu’nda yaptı.  Tüm söylem ve açıklamalarına olduğunca katıldığımı belirtmeliyim de özellikle şu teşhisinin altını çizdim, aktarıyorum:
“…Türkiye Cumhuriyeti’nin yardımlarına güvenerek  ve Türkiye’nin Kıbrıs Türk’ünü açıkta ve soğukta bırakmayacağına yürekten inanarak kendi kısıtlı dünyamız içerisinde kendimize göre bir hayat tarzı oluşturduk. Bu geldiğimiz aşamada oluşturduğumuz hayat koşullarının sürdürülebilir olmadığını artık  görmekteyiz….”  Ve devam ediyor:
  “…En son Başbakan’la aramızda geçen tartışma ve varılan uzlaşma da yine bu koşulların değişmesi için hükümet programı ve protokolde var olan esasları hayata geçirme noktasındadır.   Niye?  Çünkü iç politik tasarruflar nedeniyle birbirimizi kısıtlamaya,  birbirimizi kilitlemeye başladık…”         “…Tasarruf diye diye ekonomiyi de küçülten yaklaşımın ortadan kaldırılması ve piyasanın daha fazla gelir elde etmesini sağlayacak açılımların yapılması konusunda biz kendi içimizde mutabık kalarak el sıkıştık.  Zaten halkın sıkıntılarını aşamadığımız takdirde hükümette kalmanın da bir anlamı yoktur…”
İŞTE BÜYÜK GERÇEK:  Denktaş’ın bu açıklamaları son dönemlerde işittiğim akılcı  teşhislerden birisiydi.  Yapısal kusurlarımızı,  TC ile ilişkilerimizi,  yapmamız gerekenleri  ortaya koyarken Serdar Denktaş  üç konunun altını çiziyordu:
BİR:  Her şeyden önce bu adada Türkiye’ye güvenmeliyiz.  Bu bize çalışma başarma cehdi vermelidir.
İKİ:  Adada yarattığımız de fakto durum içinde şöyle veya böyle bir hayat tarzı bir düzen yarattık.  Ancak bu devlet hem gitgide hantallaşmakta hem de işlevini yapamayacak duruma gelmektedir…
ÜÇ:  Bir yandan kendi kendimizi siyasi çözümsüzlüğü bahane ederek  kadersizliğe  mahkûm ederken, “battık mahvolduk” feryatlarını koyuverir olduk!  Çözümü ise ekonomiyi kısırlaştırıp tasarrufa sevk etmek gibi piyasayı daraltan  bir çarede görmeye başladık!  Oysa elimizin altında  “ekonomik programlar,  reform paketleri vardır ki bunları devreye sokup piyasadaki gelirleri artırmamız gerekmektedir…”
TABİİ Kİ yukarıda  Serdar Denktaş’ın bire bir söylediklerini değil,  söylediklerinin kendime göre yorumunu yaptım.
Ve ekliyorum:  Kıbrıs Türk halkı en kötü savaş günlerinde bile bu kadar gamlı ve kasvetli bu kadar umutsuz  olmadıydı.  Sanki birileri veya bazı güçler   “böyle olalım diye sürekli kumpaslar çevirmekte,  artık baba oğlun bile anlaşamadığı ortamlar yaratmaktadırlar!  Silkinip kurtulmak gerekmektedir bu  mezelletten diyoruz!
    **********    

   KISACA TAKILDIĞIMIZ:  (NEDEN POLİS HÂLÂ GENEL MÜDÜRSÜZDÜR?)
Polis genel müdürü Pervin Gürler aylardır    Başbakan Yorgancıoğlu’nun  koyduğu şerh yüzünden,  görevini vekâleten yürütmektedir.  Çünkü Başbakan Gürler’in dört basamak altında olan Şenay Ekşici’nin Genel Müdür olmasında direnmekte,  Cumhurbaşkanı Eroğlu da atamayı imzalamadığı için  memleketin Polis teşkilatı ciddiyet ve işlevine yakışmayan  sıradan bir  “müessese”  durumuna düşürülmektedir! 
Bugüne kadar sorunla ilgili pek çok yorum ve eleştiriler yapıldı.  Başbakan Nuh diyor peygamber demiyor!  Üstelik hiyerarşi yönünden Genel müdür olması gereken Gürler iken,  “ille de Ekşici”  demeye devam etmektedir!   (Tabi ki yorumum nedeniyle Sn. Ekşi’den özür dilerim. Amacım kimseyi töhmet altında bırakmak değildir. Sadece  hakkının yendiğine inandığım P. Gürler’in hakkının verilmesi gerektiğini düşünmekteyim, bu nedenle ilgili  “isimleri”  yan yana yazmak zorunda kaldım.)  
Tabi sormak da gerekir:   Pervin Gürler  “gümüş,”  Şenay Ekşici de  “altın” olduğu için mi?  Yoksa Gürler’i Eroğlu kayırmaktadır  saplantısı mı Yorgancıoğlu’na    Ekşici üzerinden misilleme yapma efkârı bastırtmıştır!  O zaman nerede kaldı   o sık sık sözünü ettiği hukuk prensipleri?        
DAHASI:  İlle de atlar dalaşırken çimenlerin ezilmesi mi gerekir? Hiyerarşik yönden  haklı olana neden hakkının verilmesi bitmeyen siyasi partiler kutuplaşmaları nedeniyle  bu kadar  “imkânsız”  hale  getirilir?  Bir de denir ki bundan sonra istihdamlar kesinlikle sınavlarla yapılacaktır. Hadi canım, kanlara işlemiş bu partizanlıklarla popülizm yerli yerinde dururken bu ülkede kimse hakçasına hakkını alamaz!  Bari Pervin  Gürler’e hakkını verin ki o  sözünü ettiğiniz hukukun üstünlüğü,  bir defa da  nefes alma fırsatı bulsun!