Söylem ısrarla devam ettiği için biz de ısrarla “hayır yanlıştır” demeye devam ediyoruz. Ve iddia ediyoruz: Kıbrıs siyasi sorunu bu “yanlışın” üzerine oturtulduğu içindir ki çözüm yollarında teklemektedir…
Konuyu bir daha açalım: Geçtiğimiz günlerde Ban Ki-moon BM’ler Barış Gücü’nün adadaki 50. yılı dolayısıyla yayınladığı mesajında şöyle dedi:
“Adada her iki tarafın, BM’lerin de desteği ile kapsamlı çözüm için çaba göstereceğine, böylelikle Kıbrıs’ın yeniden birleşeceğine inanıyorum…”
Şimdi Kıbrıs sorunu ile uzaktan yakından ilgisi olmayan sıradan bir insan, koskoca BM’ler Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un bu açıklamasından ne anlar?
1. Demek ki eskiden Kıbrıs’ta Türkler ve Rumlar birleşik yaşıyorlardı.
2. Fakat adanın Kuzey’ini işgal eden Türkiye iki halkı birbirinden ayırarak asırlarca süregelen bu birlikteliği ayrılığa çevirdi!
3. İşte şimdilerde BM’ler gözetiminde iki halk “yeniden birleşmek” için müzakerelere başladılar…
Öyle değil mi? Pekala madalyonu çeviriyoruz ve “ağızlarda sakız gibi çiğnenirken artık tadının kalmadığı bu “gevelemeye” bir de tarihi süreci içinde bakıyoruz:
1. Bu adada 1571’i baz alırsak Osmanlı egemenliği vardı. Doğruya doğru dolayısıyla Rum halkı nüfus itibarı ile Türk ahaliden daha fazla olmasına karşın “esirdi.”
2. 1878’de ada İngiliz’in sömürgesi oldu. Bu kez hem Rum halkı hem de adadaki Osmanlı döneminden kalma Türk halkı “İngiltere’nin sömürge idaresi altına girdilerdi.” Bu kez her iki halk da esir durumuna düştüydü!
3. 1960’ta İngiliz adadan çekip giderken her iki halk da “Kıbrıs Cumhuriyeti” adıyla “kendi kendilerini yönetme ve egemen olma hakkı kazanıyorlardı. Şimdi ayağınızı kaldırın! işte “Birleşik” yani “üniter Kıbrıs” 1960’ın o Kıbrıs’ı idi. Ancak Rum tüm adayı yutmak istediğinden üç yıl bile dolmadan arbede koptu, Cumhuriyet yıkıldı…
5. Türk halkı 1974 Barış Harekâtı’na kadar bu kez Rum mezalimi ile karşı karşıya kaldı. Öldürüldü, köyü, evi yakıldı. Göçe zorlandı. 6. 1974’te Türkiye garanti hakkını kullandı, adaya çıkarma yaptı, Türk halkını Kuzey’de toplayarak güvence altına aldı.
(Ben bunları ilkokulda çocuklara anlatırdım ve eklerdim: Çocuklar derdim. Bu adada Türk halkı hiçbir devrede saldırgan olmadı. Buna karşılık Rum halkı tüm adanın sahibi olmak için her devrede Türk halkına düşmanlıkla, yok etmek amacıyla saldırdı… Enosis de Rum’un icadıdır, meğalo idea da, etniki eterya da… Türk halkı ise sadece can mal güvenliği için nefsi müdafaa yaptı, hepsi o kadar!
ŞİMDİ SORALIM: Bu çok basit ve benim İlkokulda çocuklara anlattığım, anlatırken inanın, “Rum” kelimesinin ne başına ne de sağına tek bir “nefret ve düşmanlık” anlamı verecek “kelime koymamaya” özen gösterdiğim tarihi gerçeğin özetinde, “hangi birleşik Kıbrıs” vardır ki Türk ve Rum halkları el ele kol kola, gönül gönüle yaşıyorlardı da şu Türkiyeli Ecevit’in askeri geldi, adayı ikiye bölerek ayrılık gayrılık yarattı?”
Dillere pelesenk! Oysa işte şimdilerde “yeniden birleşik Kıbrıs”ı tesis etmek için müzakereler başladı…
Hayır! “Yeniden birleşmek” için değil! Aranan çözüm, iki halkı iki ayrı bölgede ve de kendi içlerindeki egemenlikleri ile güvencelerinde, bu adada husumet ve düşmanlıklardan uzak, nasıl insanca ve işbirliği içinde iki huzurlu komşu haline getirebilmek çabasıdır… Bu çabanın Çözüm kısmı “Federasyon” olarak ifade de edilse gerçek budur.
OYSA: Bugüne kadar ne zaman çözüm için tarafları bir araya getirmişlerse hep “sizi eskiden olduğu gibi nasıl yapıp edelim de yeniden birleştirelim” inisiyatifi ile hareket ettiler!. Çözüm planlarını da hep buna dayandırdılar…
Şimdi belki bir fırsat doğdu diyoruz: Eğer Güney kabul ederse, “Tek Kıbrıs egemenliği altındaki Kuzey-Güney Kurucu Devletleri’nin kendi içlerinde egemen olmaları, en azından sürgit çözümsüzlükten çok daha ehvendir. Üstelik Kıbrıs Türk halkı AB üyesi oldukta müthiş bir kazanım elde edecektir… Yeter ki “yeniden birleşik” lafı literatürden sökülüp atıla!
**********
HEP AYNI SORUN: HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ İLKESİ!
Hukukun üstünlüğünü öğrenmekte de zorlanıyoruz, uygulamakta da!” Çünkü yıllarca “mücadele toplumu” olmaktan, “askeri ve liderlik yönetimleri” tarafından “otoriter” uygulamalar içinde yönetilmekten fırsat bulup “demokratik devletle” tanışmamız mümkün olmadı!
Çoğu zaman kişi hak ve özgürlüklerin, liderlerin, komutanların iki dudağı arasında değer bulduğu ülkede tutun ki “devlet mertebesine” ulaştığımızın geçmişi 30 yıl bile değildir… O da şaibeli ve arızalı!
Buna karşın madalyonu çevirip baktığınızda “demokrasiye” de “hukukun üstünlüğü ilkesine” de açık bir toplum olduğumuz ayan beyan görülmektedir. Çünkü bu halk üst düzey eğitimle donanmış Batı kafasına sahip aydın insanları ile vardır! Tutun ki Türkiye’de olmayan demokrasi ve hukuka olan saygı ile güven, KKTC’de vardır…
ÖYLEYSE NEDİR DEVLETİ MAĞDUR VE SUÇLU DURUMA SOKAN BU OLAYLAR FURYASI? Dokuz üniversite sahibi, lise mezunu olmayan gencinin kalmadığı bu ülkede, neden sürekli “hukukun üstünlüğü” hem de “elit kesimler” tarafından tepelenmektedir?
İşte asıl şimdi “etik” kelimesini yerli yerine oturtup cevabı vermek gerekir. “Çünkü bu ülkede hukukun üstünlüğünü sindirecek, onu bir kültür haline getirecek etik anlayış oluşmamıştır! Ki karakterlerimize kazınıp “hukukun üstünlüğü” haline gelsin!”
Buna karşın KKTC de hukukun üstünlüğü hâlâ içine katılan şu “düşünce ve tutum kırıntıları” nedeniyle sulandırılıp cıvık hale getirilmektedir: Mesela:
Eee, ne olmuş yani? Bu kadarcık kusur kadı kızında da bulunur!
Yahu şunun şurası üç beş kuruş. Değer mi uğrunda gürültü koparmaya?
Vallahi o da yapmasaydı. Yaptığı için o da yaptı, oh olsun!
Ne çalması yahu? İki paralık iş. Ona da çalma mı diyorsun?
Kim yapmadı ki o da yapmasın!
KISACA: Nerede bir arıza, nerede bir usulsüzlük, nerede bir kanunsuzluk olsa, anında “mazereti ile hoşgörüyü” yanına alan bir “değerlendirme sapkınlığı” da peydah oluvermektedir! “Eee ne oldu yaptıysa, ne oldu çaldıysa, ne oldu ettiyse!” Böyle bir mentalite egemen oldukta bakın siyasi partilerimiz ne durumlara düşer. Aşağıya alıyoruz:
***********
MİLLETİ YÖNETMEK DURUMUNDA OLAN SİYASİ PARTİLER BİLE BU ETİK ANLAYIŞTAN YOKSUNLUKLA HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ TEPELİYORLAR: Geçen gün Havadis Gazetesi UBP’den sonra bu kez CTP’yi manşetinden ayazlattıydı. “İşte İbret Belgesi” diyordu. Devleti Yönetmeye talip siyasi partilerin tamamında harcamalar kayıt dışı! Yasa partilerin umurunda değil! Yüksek Mahkeme bu acı gerçeği ortaya koydu!”
Gerçek ise şu: Siyasi Partiler Yasası’na rağmen partiler “mali hesaplarını” Yüksek Mahkeme’ye sunmuyorlar!
Bu konunun peşine düşen “Toparlanıyoruz Hareketi” Savcılığı harekete geçiriyor ve anlaşılıyor ki 2008’den beridir seçimlerde Yüksek Mahkemeye sunulması gereken harcamalar hemen tüm siyasi partiler tarafından es geçilmiş!
Geçen gün yine Havadis’te Hüseyin Ekmekçi olayı, “Bu devlete kimsenin saygısı yok” başlığı ile Köşesinde ayazlatırken hem Anayasa’dan hem de Siyasi Partiler Yasası’ndan, kanunen uyulması gereken “maddeleri” bircik bircik yazıp ortalara serdikten sonra yazısını şöyle bitirdiydi:
“İbretlik bir durumdayız!.. Sonra da mali yönden hesap vermeyen siyasi partiler vatandaşın vergi ödemesini istiyorlar… Önce siyasi partiler daha şeffaf ve hesap verebilir olacaklar…. Şeffaf bir devlet yapımız yok, değil mi? Nasıl olsun. Devleti yönetenler kendileri hesap vermekten acizler!”
Sorunu daha çok uzatıp yorum yapmama gerek var mı?
Müzakereci Kudret Özersay’a göre Geçen günkü toplantıda “konuların özüne dair çok derinlemesine bir tartışma yapılmış.” Yine Özersay’a göre “resim netleşiyor.”
Anlıyoruz ki taraflar bir yandan iskandil yaparlarken öte yandan Kıbrıs tuvaline geleceğin çözüm resminin fırça darbelerini atıyorlar… Pekala nedir görüşülenler? Açıklandığı için biliyoruz, bir daha hatırlayalım:
YÖNETİM: Özersay’ın “üç önemli ve temel konu” dediğinin olası federasyonda ilk ayağı “yönetim şeklidir.” Tabi yönetime şekil verecek olan “merkezi hükümetin” en dinamik organı olan “yürütmedir.” Özersay açıklarken “federal Yürütmenin nasıl seçileceği, kararların nasıl ele alınacağı gibi konularda Rum tarafının görüşleri dinlenmiş…
FEDERAL YETKİLER: Kuzey Güney Federe Devletlerin kendi içlerindeki yetkileri. İleride de çok baş ağrıtacak bir konu çünkü Eroğlu’na göre Tek Egemenliğin altındaki bu iki “kanadın kendi içlerindeki” egemenlikleri bazı siyasi çevrelere göre konfederasyonu çağrıştırıyor ki Rum tarafınca kabul edilebilir değil. Dolayısıyle ya yetkileri budamak isteyecek yahut da sonunda “kabul edilemez” deyip muzırlık çıkaracak! Nitekim bu konunun derinliğine tartışılması geçen günlü toplantıda varılan mutabakatla bir sonraki toplantıya ertelendi.
MÜLKİYET KONUSU: Hatırlarsınız en son görüşülecek konuydu. Fakat Rum liderliğinin “Güç Paylaşımı” görüşülürken arada “toprak konusunu da deşelim” ısrarı sonucunda “harita ve rakamlar” her halde fikir olarak konuşulmasında mahzur yoktur dendi…
MÜZAKERE MASASI KURULMUŞTUR: Tutun ki bir çözüm için en önemli olay, Müzakerelerin başlamasıydı.” Doğrusu tüm “umutsuzluğumuza” karşın bunu başarı olarak kabul ediyoruz.
Çünkü Annan planından bu yana “Türk ve Rum halklarının” siyasi bakış açılarının ne kadar değiştiğini, bu değişimin olumlu mu yoksa olumsuz mu dolayısıyle çözüme ne kadar istekli olduklarını öğrenmenin tek yolu “müzakereler” olabilirdi.
Neyse ki başladı devam ediyor. Üstelik bu kez işin içinde olmayan yok! AB en BM’ler kadar hatta fazlası ile “müdahil” duruma geçmiş… Amerika sadece göerüşmeleri başlatan taraf olmakla kalmıyor, bir yandan da iki üç aya kadar çözüm ültimatomları çekiyor! Davutoğlu’lu Türkiye şimdilik umutlu görünüyor! Şahin olarak nitelenen Eroğlu bile hemen her açıklamasında “hakçasına çözümden yana tavır koyuyor, bir yerde çözüm içeri çözümsüzlük dışarı” diyor…
DOLAYISIYLE: Hadi bugün de pişmiş aşa su katmayalım dedik! Memleket çözüm umuduyla nefes alırken kalkıp da bu Rum’la bu adada ne köy olur kasaba desek ne yazar… Dolayısıyle haydin çözüme diyoruz! **********
Başbakan Yorgancıoğlu istediği kadar “olay etik değildir” desin… Dün de anlatmaya çalıştık.
Bizatihi “DP ile UG yerel seçimlerde kendi içlerinde bile “işbirliği” yapmak zorunda kalırlarken UBP’nin kapısını çalmaları etik olmasa da kaçınılmazdır…
Ki tersinin de olabileceği zaten CTP bünyesinde konuşuluyormuş. Faraza CTP kalksa ve de bazı belediyelerde UBP ile işbirliğine soyunsa, DP-UG’nin tepkisi ne olurdu?
KALDI Kİ: Şaşırtıcı bir başka olay daha vardır: 28 belediyenin içinde ayakta durabilen belediyeler bir elin beş parmağı kadar bile değildir…
Buna karşın “batan gemilerin malları” gibi üstlerine hücum edenler birbirlerini çiğniyorlar! Ve tabi insanın sorası geliyor: “Yahu altından kalkamayacağınız borç devralmak için bu ne istek bu ne iştaha!”
Örneği Kadri Fellahoğlu tüm açmazları ile ayazlanıyor. “Ben kurtaracağım” iddiası ile yüklendiği Lefkoşa Belediyesinin kadavrası altında kaldı, nefes alamıyor! Ve bundan sonra da eğer büyük oranda bir para pompalama söz konusu olmazsa hiçbir kuvvet Lefkoşa belediyesini kurtaramaz…
Bu gerçeğe karşın talibi de çok meraklısı da!
































