İstanbul’daydık, ama Gezi Parkı’na gidemedik…
İstanbul’daydık fakat, ne gaz yedik, ne tazyikli su…
İstanbul’daydık ama, ne İstiklal Caddesini, ne Taksim’i görebildik…
İstanbul’daydık…
Vapura binemedik…
Batısındaydık bu eski Bizans-Osmanlı şehrinin, karşıya geçemedik…
Ne martılara, ne güvercinlere yem verebildik…
Balık ekmek yiyemedik…
Gülhane Parkında gezemedik…
…
Galata Köprüsünde balıkçılar…
Hava bulutlu…
Yağmur ha yağdı ha yağacak…
Lakin hava ılık…
Az şiddetli lodos var…
Kalabalıklarda kaybolmak mümkün…
İstanbul…
Yedi tepeli şehir…
Fakat yedi tepesini göremedik!..
…
Martılar sessizdi…
Kız Kulesi sakin…
Vapurlar gelip geçmekteydiler…
İnsanlar telaşlı…
Beşiktaş’taydık, fakat ÇARŞI’yı göremedik!
…
Küçük kız çocukları…
Avuçları birkaç kuruşa açılmış…
Mısır Çarşısı’nda esnaf bağrışmaları…
Kendi sesimizi duyamadık…
…
Yahya Kemal’in mısraları kulaklarımdaydı:
İstanbul’un öyledir bahârı;
Bir aşk oluverdi âşinâlık…
Aylarca hayâl içinde kaldık;
Zannımca Erenköyü’nde artık
Görmez felek öyle bir bahârı.
…
Şaşırmıştı ağaçlar…
İstanbul’da…
Açarken yapraklar…
Arabalar birbirlerine vuracakmış gibi…
Kelleler koltukta…
Sadece hava bedava…
Ve bir de havadan bakınca,
Taştan bir okyanus gibi…
Doğrusu böylesi görülmemişti…
…
ulan İstanbul sen misin
senin ellerin mi bu eller
ulan bu gemiler senin gemilerin mi
minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında
liman liman götüren
ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi
akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar
neden durmaksızın imdat kıvılcımları fışkırıyor
antenlerinden
neden
…
Atilla İlhan’ın, Yahya Kemal’in İstanbul’undaydık…
Nazım Hikmet’in, Sabahattin Ali’nin…
Mısra mısra,
Roman roman,
Türkü gibi falan…
Fakat o İstanbul’u göremedik!..
































