Tam da kıvama girdiydik. Bir yandan “barış” türküleri söylüyorduk, öte yandan “çözümü” kutluyorduk… Nitekim geçenlerde artık eskisi kadar sık giremediğim Facebook’u açtım, birisi diğerine “canım Barış, çözümünü çok özledim çabuk gel hasret giderelim” mesajı atmış… Akşam oldu muydu ya “barışla” yatıp çözümle kalkıyoruz yahut “çözümle” yatıp barışla kalkıyoruz…
Tam havaya girmişiz, o da ne? Güney Rum’u yine yapacağını yapmış, “hükümet krizi” yaratmış… Nitekim mezarında bile rahat bırakılmayıp ölüsü kaçırılan ezeli ve ebedi Türk düşmanı Papadopulos’un, hükümet ortağı DIKO’nın başkanı olan oğlu Nikolas Papadopulos muzırlık çıkardı!
Zaten bir süredir mızıkçılık yapıyor, Tek egemenlik altında Türk halkına da kendi Kuzey bölgesinde “egemenlik” hakkı tanınmasına karşı çıkıyordu. Sonunda Rum tarafında bazı devlet sektörlerinin özelleştirmeleri kararını bahane ederek hem Meclis’te ret oyu kullandı hem de hükümetteki bakanlarını istifaya davet etti.

Biz DIKO’nun daha görüşmelerin başında mıymıntılık yapmaya başlamasını değerlendirirken bu olayın “EDEK’li Anastasiadis’le sırf görüşmeleri sabote etmek için danışıklı dövüş olarak tertiplenebileceğini vurgulamıştık ki baktık, müzakereci Kudret Özersay da olay hakkında açıklama yaparken şöyle diyor: “Umarım bu durum ileride müzakereleri geciktirmek için bir bahane olarak kullanılmaz! Bunu haklı görmüyorum ve buna izin vermeyeceğiz…”
NEDEN BU OLASILIK ÖNE ÇIKTI? Yani tam da Müzakerelerin stardı çekilip taraflar harekete geçmişlerken neden DIKO hükümet krizi yaratacak bir siyaset değişikliğine gitti?
Ve neden bu hareketi ile “Anastasiadis’in çözüm ve barış yanlısı olarak ne kadar istekli olduğunu, fakat ortağı DIKO’nun mızıkçılık yaparak süreci dinamitliği” imajını çaktı?
GERİYE GİDERSEK: Şunu da görürüz. Anastasiadis masaya “ancak tek egemenlik, tek uluslar arası temsiliyet ve yurttaşlığı kabul ederseniz otururum” şartını koyduydu… Yine hatırlarsınız Eroğlu buna karşı çıkmış, fakat Davutoğlu’nun Kuzey’e yaptığı ziyarette varılan bir mutabakatla, “Kuzeyin de kendi içinde dolayısıyla Güney’in de egemen kanatlar olarak tanınması şartını getirmişti…”
Anastasiadis’e bu konuda hem BM’ler hem de AB tarafından baskılar sürerken, ansızın Amerika devreye girmiş ve ne olmuşsa o zaman olmuştu. Yani Anastasiadis en azından, aslında başına bela olan “Doğu Akdeniz’deki Doğal Gazının yüzü suyu hürmetine, tek egemenlik şemsiyesi altında Kuzey’in de kendi içinde fakat uluslar arası ilişkilerde bulunmaması koşulunda “egemen federe devlet” olmasını kabul etmişti… Yahut kabul etmek zorunda kalmıştı! (Son haberlere Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Davutoğlu tarafından tanınmış. Müzakereler ise iki toplum arasında sürdürülecekmiş! Yakında kokusu çıkar!)
Yine hatırlatalım. Daha kısa bir süre önce Başpapaz 2. Hrisostomos “Hepimiz Türk Başbakanı’nın, Cumhurbaşkanı’nın, Dışişleri Bakanı’nın utanmadan iki devletten söz ettiklerine şahit oluyoruz. Türkler akıllarını başlarına almazlarsa müzakareler çöker” açıklamasını yaptıydı…
Siz önemsemeyebilirsiniz ama Rum halkı “papazı ile kilisesini” çok önemser, bunu da hatırlatalım…
VE SADEDE GELELİM: EDEK’li Lissarides ile DIKO’lu Papadopulos arasındaki gerilim “işte hükümet krizimiz” vardır” deyip müzakereleri sabote etmek tezgâhı olabilir, doğrusu çok da uzak ihtimal değildir…
Pekala böylesi bir gelişme sonucunda Kıbrıs sorunuyla ilgili siyasi çevreler, “işte bir kez daha Kıbrıs Türk halkının ne kadar barış ve çözüm istediği bu konuda kendini bir kez daha kanıtladığı ortaya çıkmıştır” diyerek Kuzey’in sırtını sıvazlar mı? Siyasi ve ekonomik haklarımızı teslim edecek girişimlerde bulunurlar mı? En azından Rum’un gagasını kıracak politika değişikliğine giderler ve de Türk’ten yana tavır koyarlar mı? Hemen cevap verelim: “Böylesi bir siyasi avantajı yakalamak için daha çok bekleyeceğiz çokkk! Çünkü Güney Rum tarafında kopan hükümet krizi neredeyse bizim tarafın “bir kez daha gitti elden barışçı çözüm umudu” düşüncelerinde karalara bağlanmasına neden oldu! Eh, kendimizi Kıbrıs’la ilgili güçlere bu kadar ucuz siyaset duygularında lanse edersek, neden Güney’in hışmına uğramak pahasına bizi koltuklasınlar. Nasılsa Türk tarafı çantada keklik! Öyle değil mi ya!
**********
SADECE PARA YARDIMLARI İLE KKTC AYAKTA KALAMAZ (MERSİN, SIFIR GÜMRÜKLE KKTC’YE GEÇİT VERMELİDİR)
Türkiye KKTC’ye 500 milyon dolar kredi açmış… Belli ki yine devletin hazinesi batma noktasına gelmiş… Zaten CTP’nin kaderi olmalı, ne zaman iktidara gelse ne hikmettir bilinmez devletin bütçesi ayvayı yer!
Merkez Bankası’ndan yapılan açıklamada bütçe dengesi 45.3 milyon TL açık vermiş… Elektrik ve Akaryakıta zamlar sonucunda 2013 yılı sonunda enflasyon da yüzde 10.2’ye fırlamış…
Çaresiz bir kez daha Ankara’nın kapısı çalınmış… Her halde her zaman adına “kredi” denen fakat KKTC’den geri istenmeyen (zaten ne var da ne verecek) bu tip para akışları “hibe” olarak hanemize geçer…
Tabii Türkiye’nin bu konuda bir serzenişi olmaması gerekir… Biliniyor ki bu verdiği paralar Türkiye’den yapılan ihracatla yine dönüp dolanıp Türkiye’ye gitmektedir… O kadar ki KKTC’den TC’ye bir liralık mal ihraç edilse, TC’den yüz liralığı girer Kuzey’e!
Geçmişlerde “Anavatan-Yavruvatan el ele” derdik. Ulusal slogan olduydu. Ayıptır söylemesi, şimdilerde tutun ki “anavatanın eli KKTC’nin cebinde!” Meramımızı da anlatamıyoruz! Nitekim yıllarca “bize teknoloji, işgücü, ürünlerimizi satabileceğimiz pazarlar gerekmektedir” diye feryat kopartıyorduk. Verilen cevap hep ayni olurdu: “Merak etmeyin sizi aç bırakmayız. Yediririz de giydiririz de… Güvenliğinizi de zaten biz sağlıyoruz, eh daha ne istersiniz ki?” “Devlet olmak isteriz, ayaklarımızın üzerinde durmak isteriz” dedikçe de belki bu isteklerimize doğru ve hedefi bulan cevaplar gelmedi ama “Anavatan Türkiye her zaman arkanızdadır” lafları çok geldi…
YOOK! TC’ye nankörlük yapacak en son kişi de olmam. Fakat şimdilerde bir milyon Suriyelinin kahrını çekerken, Esat rejimini devirmek için her türlü yardım ve desteğini veren, bu uğurda kim bilir ne kadar milyon, milyar dolarlar akıtan Türkiye’nin, 288 bin kişilik Kıbrıs Türk nüfusunu Güney Rum’unun karşısında hâlâ çaresiz ve parasız bırakmasını anlamak çok mümkün değildir! Hatta oradaki entel gevezelerinin Kuzey’e bakıp bakıp, “ekmek elden su gölden Cumhuriyeti” demelerine karşın!
TABİ “ÖLÇÜLER” ŞAŞMIYORSA! Çünkü Ankara yıllarca “TC memurları ile KKTC’li memurların maaşlarını kıyaslayıp nasıl refah ve saadetten uçtuğumuzu ayazlattıydı! Fakat asla dönüp de ne “KKTC’nin ya hey ekonomisine” ne de taşıma suyla bile yürümeyen tarım kesimine baktıydı! Siyasi çözümsüzlükten dolayı ambargolar altında inim inim inlediğine ise hiç aldırmadıydı, zaten laf aramızda bu ambargoların sorumlusu da kendisiydi!
Buna karşılık Erdoğan Rusya ziyaretinde AB’ye kızdığı için Putin’e, “bizi de Şanghay ekonomik örgütüne” alın diye teklifte bulunabiliyordu! Fakat biz yıllarca “ne olursunuz, işte nüfusumuz işte üretimimiz. İzin verin de şu Mersin limanını sıfır gümrükle geçelim dediğimiz halde yüzümüze dönüp bakan olmadıydı. Hâlâ da öyledir!
Eee böylesi bir sosyo-ekonomik muameleyi kader diye taşıyan Kıbrıs Türk halkı, “bir an önce çözüm olsun da nasıl olursa olsun, en azından Avruppalı olacağız” demez de ne der?
Bir devlete sadece yol, su, kumarhane yetmez ki? Bütçesini denkleştirecek gelirlere, ekonomik potansiyele de ihtiyacı vardır… KKTC de kırk yıldır başarılamayan budur! Şimdi Ankara yeniden kredi adı altında “500 milyon dolar” akıtıyor. “Allah bereket versin” diyeceğiz de artık bir kör kuyu haline gelmiş bu memlekete kat katını da akıtsanız, “lüp” diye yutar, çekirdeğini bile gören olmaz!
KISACA: KKTC hiçbir devrede Güney’in karşısına “güçlü” konumda çıkmadı. Çıktı diye göründüğü Annan Planı’nda bile kazanan Rum tarafıydı, aptallığına doymasın “hayır” dedi kaybetti! Bu kez de Türk tarafı yığınla sorunlar ve ekonomik açmazları ile müzakereleri sürdürmek zorunda kalıyor… İnşallah çözüm sürecinde bir kazaya kurban gitmez!
































