Dünkü Havadis Gazetesi’nde Esra Aygın’ın Rum müzakereci Mavroyannis’le yaptığı röportaj yayımlandıydı…
Söylediklerinin geneli “barıştan” yanaydı… Mesela diyordu ki “eğer şu anda bir şey yapmazsak bir daha hiçbir şey yapamayacağız…” “Çözümsüzlükten dolayı yıllardır kaybediyoruz…”
Mavroyannis şartların olgunlaştığını söylerken de eğer tercümesi anlamı ile tamı tamına örtüşüyorsa şöyle diyordu: “Kıbrıslı Türkler bizim memleketimizin insanlarıdır. Yanlış anlamayın bir İrlandalı yahut bir Letonyalıya karşı hiçbir şeyim yok; ama benim onlarla daha çok mu ortak yanım var, yoksa Kıbrıslı Türklerle mi? Birçok milletle ayni Avrupa’da birlikte olabiliyorken, Kıbrıslı Türklerle birlikte olabiliyor muyuz?..”
İRKİLİYORUM: Çünkü Rum görüşmeci Mavroyannis Rum halkı ile ayni adayı paylaşan Kuzey’deki Türk halkından “komşumuz” diye söz etmiyor… “Türk halkı” da demiyor!
Ya ne diyor? “Kıbrıslı Türkler bizim memleketimizin insanlarıdır!” “Bizim” diyor! “Bizim” sözü iki anlama geliyor. “Kıbrıs’ın asli sahipleri Rumlardır, bir… Rumların altında azınlık olarak yaşayan Türklerdir, iki…
Ve Mavroyannis “bizim” kelimesi ile Türk halkına yönelik kafasındaki imajı aynalarken, açığa çıkan düşüncelerini kamufle etmek için hemen ardından, “yanlış anlamayın” demek gereğini duyuyor ve izah ediyor: “Biz Avrupa ülkeleri ile birlikte olabilirken neden “Kıbrıslı Türklerle” birlikte olmayalım diyor…
Ve ikinci kez baltayı taşa vuruyor: “Kıbrıslı Türkler” diyor… Neden birlikte olamadıklarını soruyor… Ve “ahlâki olarak bunu kabullenemediğini vurguluyor!” Sonuçta “Türklerin adadaki hamisi” rolünü oynuyor, zaten kendini tüm adanın egemen sahibi olarak hissediyor!
DENECEK Kİ: Sen öküz altında buzağı arıyorsun! Kahve telvelerine bakıp anlamlar çıkartırcasına “kelimeleri” okuyup kehanetler yumurtluyorsun! Rum’un uzattığı barış elini şovenizmin karası çökmüş elinle itiyorsun…
Öyle olsun… Fakat şu son günlerde Güney’de olup bitenlere de bakmakta yarar vardır ki hasbelkader önermiş olayım. Kıbrıs siyasi sorununa dolayısı ile şu son müzakerelere kendi gözlüğünüzle değil, Rum’un gözlüğü ile bakın…
ANASTASİADİS BOMBARDIMANA UĞRADI. Önce ortağı DIKO’nun Başkanı diyor ki “Eroğlu devletçiklerin de egemen olacağını söyledi. Dolayısıyla devletin tek ve bölünmez egemenliği olmayacak…”
EDEK ise “doğrular gizleniyor, süslemelerle gerçekler çarpıtılıyor ve 11 temmuz anlaşmasının iptal edildiği, etkisiz hale getirildiği görülüyor… Kıbrıs Cumhuriyetini koruyan bütün unsurlar ortadan kalkmıştır… Annan planını hortlatan ortak açıklama da son 40 yılın en kötü müzakere çerçevesidir, diyor.”
AKEL ise müzakerelere temkinli bakıyor. “Açık çek vermedik” diyor.
Göreceksiniz: İlerleyen günlerde bu baskılar beterince artacaktır… Zaten çok artmasına gerek kalmayacaktır çünkü bizzat Anastasiadis muzırlığını yeterince yapacaktır… Nereden mi biliyoruz? “Takın Güney Rum’unun gözlüğünü, görürsünüz…”
Haa! Böyle can sıkıcı şeyler yazıyoruz diye sakın ola çözüm istemediğimizi sanmayın. Çünkü hiç şu dönemdeki kadar çözüm olmasını istememiştim. Benim lafım hâlâ güvenemediğim Güney’e! **********
TEK SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİ VE EŞİT İŞE EŞİT ÜCRET OLAYI…
Soyer’li CTP iktidarı döneminde her halde sosyo ekonomik yönden somut oluşları ve direkt yaşamlarımızı etkiledikleri için olacak, icraat haline getirilen iki üç sosyo ekonomik olayı unutmadıktı…
Birisi o güne kadar kesinti ve büyük sorunları ile devam eden elektrik sorununun çözülmesi, diğeri ilk defa marka haline getirmeyi başardığımız “hellimimizi” kurulan modern Koop. Tesislerinde üretip Arap ülkelerine bile ihracat etmemizdi… Bir diğer önemli icraat ise “Tek Sosyal Güvenlik Sistemi”nin yasalaşmasıydı… Ki bu konuda Bakan Sonay Adem’in büyük çabaları olduydu…
NEDEN “TEK SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİ:” UBP iktidarları döneminde ilgili Bakan Ertuğrul Hasipoğlu’nun gerçekleştirmeye çalıştığı bir sistemdi. Kısaca tüm çalışanlar “tek sosyal güvenlik kapsamına” girecekler, tüm gelirler bir “ havuzda” toplanırken giderler de sistem içerisinde o “havuzdan” çıkacaktı. Tek bir sorun vardı: “Yasalar geriye dönük çalışmıyordu!” Dolayısıyla 2011 yılında geçirilen Kamu Çalışanlarının Maaş ve Ücret ve diğer ödeneklerin Düzenlenmesi Yasasıyla sisteme bağlı ileriye dönük uygulama başlatıldıydı. Olayın esprisi ise şuydu: Tüm çalışanları mümkün olduğunca “imtiyazsız ve sınıfsız” bir sosyal sistem içinde toplarken “kamu görevlilerinin öteden beridir tartışılan ve hazineye yük olan astronomik maaşlarını da belirli seviyelere indirmek, sigortalılarla adaletli bir oran sağlamaktı…”
Yasalaştıktan sonra ne kadar başarılı oldu bilmiyoruz. Çünkü sistemin rayına oturması için 20 yıla gerek vardır deniyordu. Yani “eski sisteme bağlı kamu görevlileri tümden emekliye ayrıldıkça yeni sistem yerli yerine oturacaktı…
Şimdilerde mesela KTÖS “Kamu Çalışanlarının Maaş Ücret ve Diğer Ödeneklerinin Düzenlenmesi Yasası”nın başta öğretmenler olmak üzere kamu çalışanları kademelerinde dengeleri alt üst ettiğini v bu nedenle büyük mağduriyetlerin yaşanacağını söylüyor…
Aslında yeni istihdam edilen doktor öğretmen veya ötesi kamu görevlileri kademelerinde bu tip şikâyetleri çok sık duymaya başladık… “Eski yasada çalışanların maaşları ile yeni yasa ile istihdam edilenler” aynı işleri yapmalarına karşılık farklı maaşlar almaktadırlar…
Ancak yukarıda da vurguladıktı. Eğer tek sosyal güvenlik sistemine inanılıyorsa öncelikle korunması gerekecek olan bu yasadır… Mağduriyetlere ise ileride yeni maaş anomalileri yaratmadan formül bulmak her halde hükümetin görevi olmalıdır…
**********
DEVLETİN PRİM TEŞVİKİ ESAS SORUNU ÇÖZER Mİ?
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Aziz Gürpınar bir açıklama yaparak “özel sektörde istihdam yapanların primlerini devletin ödeyeceğini” açıkladı…
İlk akla gelen “teşvik!” Teşvikle birlikte “işsizliği asgariye indirmek.” Dahası bu teşvikle memleketin ekonomisine dinamizm kazandırmak…
Özel sektörün bu “devlet teşvikine” nasıl yaklaştığı ile hangi koşullarda “cevap vereceğini” bilemiyoruz… Çalışma Bakanı Aziz Gürpınar’ın adeta “kampanya” esamesindeki bu girişiminin hangi oranlarda tutacağını da bilmiyoruz…
ÇÜNKÜ: Artık memlekette işsizliği yenme hedefindeki bu tip “teşvikli istihdam” olayları da anlamını yitirdi. Çünkü çok ciddi bir okullaşma sonucunda memleket gençliği büyük oranda “üniversite” mezunu olmakta… Ve şu sorunları da beraberinde getirmekte.
Üniversiten mezun olan gençler ailesinin dolayısıyla kendinin ekilip biçilecek bağına, bahçesine, toprağına karşın, çıktığı köyüne bir daha geri dönmüyor…
Hep devlet kademelerinde istihdam edilmeyi bekliyor…
Özel sektörde çalışmayı “sıradan işçilik” olarak değerlendiriyor. Özel sektördeki işleri eğitimi ile orantılı görmüyor…
Zaten akademik eğitimle geçen onca yıldan sonra büyük çapta teorik beceriyi de gerektiren özel sektör bünyesinde istidam olanağı bulsa da intibak edemiyor…
SORUNUN BİR DE ÖZEL SEKTÖR YANI VARDIR: Yıllardır battık mahvolduk diyerek vaziyetleri idare ediyorlar… Doğrusu bu konuda “medyadan da büyük destek görüyorlar. Mesela kendimden bilirim, onlar battık diyerek ağlaştıkça, biz de dağlanan yüreklerimizle “nedir bu özel sektörün çektikleri” diyerek gelip giden hükümetlere yüklenmekteyiz…
Fakat ayni özel sektörün mesela geçen gün de yazdığımızca Sevgililer günündeki çiçek satışlarında nasıl baskın pahalar yarattıklarını da gördüktü Yahut kanser ortalığı kırıp geçirirken çok sorumsuzca tutumlarda kanserojen maddeli ürünlerini piyasaya sürdükleri gerçeğine toslamaktayız…
İş kapasiteleri ile devlete yardımcı olmaları gerekirken sürekli şikâyetlerle yıpratmaya çalıştıklarına tanık olmaktayız.
Hukuk devletinde “çalışma koşullarına” uymaları gerekirken “biz özel sektörüz” diyerek kendi yasaları ile çalıştıklarına elliyoruz…
Ve üniversite mezunu da olsalar istihdam ettikleri gençlere körün değneği gibi belledikleri asgari ücretten tek bir kuruş fazla vermediklerinin huyları olduğunu görüyoruz…
ŞİMDİ: “Çalışma Bakanı Aziz Gürpınar bu özel sektöre yeni bir şans kapısı açıyor. İstihdam edin “primlerini biz ödeyelim” diyor…
Bari bu çağrıya uyulsun derken bir yandan da insaf diyoruz. Çünkü özel sektör sürekli asgari ücrete sığınıyor! Gençlerimize günah ve yazıktır… Nitekim artık bu memlekette her yıl evlenenler kadar ayrılan çiftler söz konusu olmaktadırlar. “Şiddetli geçimsizlik” denmesine karşılık o geçimsizliğin en büyük nedeni işte şu sözünü ettiğimiz asgari ücrete tutsak oluşlarıdır…
































