Geçtiğimiz hafta siyaset sahnesine dört oyun birden konduydu. Hepsinin de yazar ve senaristleri ile “sahneleyenleri” ayrı kesimlerdendi…
Birincisi başından beridir ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranamayan BM’ler Kıbrıs Özel Temsilcisi Downer’a aitti… Diğeri çıkarları için her türlü siyaset madrabazlığını yapmaktan çekinmeyen, Kıbrıs’ın garantörlerinden olmasına karşılık yıllardır siyasi soruna taraf olmaktan kaçınan fakat saman altından su yürüten İngiltere idi…
Üçüncüsü Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ydi…
Dördüncüsü ise Annan Planı ile Kıbrıs Türk halkının ulusal davasına ne kadar sahip çıktığı tartışmalı olan Erdoğan’dı ki durdu durdu turnayı gözünden vurduydu!
Şimdi bu siyaset rejisörlerinin sahneledikleri oyunlarına bakalım:
DOWNER’IN POLİTİKASI: “İki yüzlülük!” Rum tarafında çoktan foyası meydana çıktığı için istenmeyen “temsilci” ilan edildiydi… Nedeni şuydu: Rum tarafında tavşana kaç diyor, Türk tarafına geçtikte, tazıya tut! Dolayısıyla zaten çoktandır Güney’de istenmeyen politikacı durumuna düşerken Kuzey’de de itibar bulmadıydı… Hatta istifa etti. Rica niyaz görevini altı ay daha sürdürmeyi kabul etti… İşte bu Downer Geçtiğimiz hafta BM’ler GK’sini Kıbrıs konusunda bilgilendirirken yıllardır Rum tarafından yediği zılgıtı unutmuş görünerek “tarafların ortak açıklama konusunda uzlaşamamalarından büyük üzüntü duyduğunu” söyledi. Ve sahneyi viran eyledi. Çünkü bütün muzırlıklar Anastasiadis’e aitken Türk tarafını da Rum’la eş tutarak ayni potanın içine koydu… Doğrusu buna “politika” değil, ikiyüzlülük denirdi…
İNGİLTERE’NİN İŞGÜZARLIĞI: Veya “İngilizliği!” Müzakerelerin en sıcak safhasında uzlaşmaz taraf olan Güney’i politik tutumla cezalandırıp uyarmak gerekirken, İngiltere şeker suya düşmüş gibi ansızın “bazı toprakların imar iskâna açılması için “üsler bölgesini” Güney Rum’una peşkeş çekti! Hem de 1960’lardan beridir Tük tarafının da hakkı olan üslerin kirasından tek kuruşu Kuzey’e vermeden… Buna karşılık İngiliz üsler bölgesinde özel mülklerin bulunduğu yüzde 78, toplam 255 kilometre karelik alanın yaklaşık 200 kilometre karelik bölümünü Rum’un emrine verdi… Yani yeme de yanında yat. Nedeni de Rum’un kentsel ve ekonomik kalkınması için… Kısaca 17 Rum köyü ile üç belediyenin yararlanacağı bu “lütufkâr” hediye İngiltere ile Güney Kıbrıs arasında on beş maddelik bir anlaşma ile devreye sokulurken bir kez daha İngiliz Kuzey’deki Türk halkına madik attı!..
GKRY’NİN OYUNU: Anastasiadisli Rum Yönetimi’nin başına saksı düşmüş olacak, ansızın Kuzey’in de Parlamento’da iki sandalye ile AB’li olduğu hatırına geldi… Ve bugüne kadar Türk halkına tanımadığı seçme seçilme hakkını teslim etmek için bir yasa tasarısı hazırlayarak Rum Meclisi’ne gönderdi… Buna göre Kıbrıs Cumhuriyeti kimliğine sahip olan her Türk AB seçimlerinde seçme ve seçilme hakkına sahip olacak… Fakat bir şartı var: Bu hakkı kullanmak için Türk seçmen veya aday Güney’e geçecek Rum Yönetimi altında oy kullanacak… Yani GKRY’ini resmen tanıyacak ki Kıbrıs’ın 6 sandalyesinden 2’sine oturabilsin… Güzel senaryo! Zaten biliyoruz: Rum her zaman açıkgöz Türk budala! Tabi arada AB Parlamento Başkanı Schulz’de devreye girmeyi unutmadı. Yıllardır AB Parlamentosunda Türklerin temsil edilmediğini söyleyerek çözüm tavsiye etti… Büyük alicenaplık!
VE ERDOĞAN’IN OYUNU: Geçtiğimiz haftanın son günü Rum medyası bomba gibi bir haber patlattıydı: “Erdoğan tek egemenliği kabul etti!” Eder mi eder! Zaten ben Annan planından beridir Erdoğan’ın Kıbrıs politikasına inanmıyorum her an sürpriz yapabilir diyorum. Ne var ki bu kez bu “tek egemenliği Türkiye’nin adadaki garantörlüğünün devamı karşılığında” kabul etmiş. Ya Rum tarafının Allah’ına canına TC’nin garantörlüğünü kabul etmeyeceğini dolayısıyla ret edeceğini bildiği için böylesi bir ikramda bulundu ki Güney’i zor durumda bırakmak için; yahut vardır bir yeni senaryosu…
KISACA: Geçen hafta dövizin vurmasına, trafik kazalarında arkalarında acılarla seller gibi göz yaşları bırakırken, “canların” yürekleri parçalayarak yitip gitmesine, elektriğin çarpmasına, pahalılığın azmasına, kanserojen maddeli yiyeceklerin memleketi nasıl kırıp geçirdiğinin ibretli açıklamalarına karşın; “siyaset sahnemiz” epey zengindi… En azından gıdıkladılardı ki az biraz heyecanlandıktı…
**********
KÜÇÜCÜK ÇOCUKLARIN RUHLARINI KOLEJ SINAVLARI İLE KARARTMAYINIZ…
34 yıllık öğretmenlik dönemlerime baktığımda pek çok “pişmanlıklarım” yanı sıra öylesi bir olayın pişmanlığını daha yaşarım ki her hatırladığımda yüreğim sızlar…
Ne var ki aradan yıllar geçmiş. Pişmanlığını duyduğum o menhus olay bitmemiş hâlâ devam ediyor! “İlkokullardan sonra sınavla Kolejlere giriş olayı!” Şu kadar yıldır “yanlışı” söylenip kabul ediliyor ama “Kolej Sınavları” olayı devam ederken eğitimde açtığı yara ne kapanıyor ne diniyor!
Nitekim geçen hafta sonunda Kolej Giriş sınavının ilk etabına bin 700 öğrenci katılmış… Haziran ayına kadar iki sınav daha yapılacakmış… Bazıları beşe çıkarılsın diyormuş!
Bu üç sınava katılmak durumunda olan 1700 öğrenciden kaçı Kolejlere girme hakkı kazanacak? Sadece 450 öğrenci! İnanıyorum ki bu küçücük öğrencilerin, oyun çağındaki bu çocukların yaşama sevinçlerini kurutan bu sınav uygulamasının yürek sızısını öğretmenler de duymaktadırlar, ilgili eğitim sendikaları ile veliler de… Zaten o yakınma seslerini işitiyoruz…
ASIL FACİA ŞURADADIR AMA: Bu çocuklar Kolej sınavlarını kazanmak için derslerden derslere koşturuyorlar… Geceli gündüzlü çalışıyorlar… Strese giriyorlar…
Bu nedenlerle olay sadece o küçük bedenlerde açılan yaralarla da kalmıyor. İşte yıllarca yaşadığım bugün pişmanlık duyduğum benim olayım: Yılını unuttum. Mağusa Gazi İlkokulu’nda son sınıfın öğretmeniyim… O yıllarda Kolej giriş sınavları yılda bir kez yapılıyor… Sınıfın yarısına yakını katılacak… Ve ben öteki öğrencileri ihmal ederek, dikkate almayarak yalnız Kolej sınavlarına hazırlanan öğrencilerle ilgileniyorum! Bir yarışın içine girmişim, farkında değilim! Ta ki bir gün gözüme çarpıp, kurşun gibi beynimi vurup beni uyandıran o bakışları görene kadar: Ayılıyor ve “sen ne yapıyorsun be budala herif” diyordum kendime… Çünkü ben sınıfın bir yarısı ile uğraşırken, sınava katılmayacakları için kendileri ile ilgilenmediğim öteki öğrenciler ne yapacaklarını bilmezliğin şaşkınlığında bana donuk gözlerle bakarlarken ezilmişlikleri ile üzüntüleri yüzlerden okunuyordu! Belki de “öğretmenimiz bizi sevmiyor” diye düşünüyor, bazı öğrencileri “kayırdığıma” inanıyorlardı…”
Pişmanlık vuruyor beni… “Buna hakkım yoktur” diyordum. Öğretmenin öğrencileri arasında böylesi ayırım yapması korkunç bir cinayet… Ne var ki aradan yıllar geçmiş. Hâlâ Kolej sınavları yapılıyor, üstelik beterince azdırılarak “bu eğitim cinayeti” devam ediyor… O zaman, “artık durdurun” diyelim. Nitekim bir ara “Kolejleri yaygınlaştırma” gündeme geldi hatta denendiydi. Öyleyse “her okulu Kolejler seviyesine çıkarmak için uğraşın.” Küçük çocukları yaralamayın, ruhlarını karartmayın…
**********
HAYAT GİTGİDE ZORLAŞIYOR
İstatistikler “aydınlık günleri” müjdelemiyorlar. Nitekim son rakamsal verilere göre artık dört kişilik bir ailenin mutfak masrafı 3 bin lirayı orsa etmiş… Ki “dikkat” demek gerekiyor. Çünkü en az mutfak masrafı kadar öteki masraflar da artmış ki akaryakıtından elektrik faturalarına, giyimden öteki zorunlu harcamalara kadar…
Tutun ki yine de pilav su kaldırır. Fakat kimin için? Maaşı beş bin liranın üzerinde olanlar için! Asgari ücrete tutsak olanlar için değil. Otuz kırk bin liralık sermaye ile dükkân açıp müşteri bekleyen küçük esnaf için değil… Üniversiteyi bitirmiş işsiz gençler için değil… Yaşamak için borç üzerine borç ulayan kadersiz insanlar, yaşlı ana babasına bakmak zorunda olan oğullar kadınlar için değil… Köylü çiftçi, hayvancı üretici için bile değil…
Kısaca “devlet” bu insanlar için değil! Buna karşılık o mutlu azınlık devletlu da olsa yine de yalvarıyor: “Artık ekonomiye müdahale edin, ekonomik paketi hayata geçirin, önümüzü açın” diye…
“Karamsarlığa” methiye düzmüyoruz. Fakat “iyimser” olmamız için şu sıralarda tek ışık göremediğimizi de söylemeliyiz…
































