Muzırlık bakımından Rumlarla aramızda fark yoktur. İlle de vardır deniyorsa o da davranışlar değil, “metotlar” farklılığıdır. Nitekim:
Biz “çözümsüzlük” üzerinden ağlaşıyoruz onlar “çözüm” üzerinden… “Biz aman çözüm” diyoruz, onlar zaten “siyasi çözüm” sahibi…
Biz çözümle birlikte kurtulacağımızı umuyoruz, onlar zaten kurtulmuşluklarının rahatlığında…
Biz Güney’le siyasi eşitliğe dayalı federal bir sistem istiyoruz, onlar ise federal devletin egemeni olmak istiyorlar…
Biz Güney’le kurulacak iki bölgeli iki toplumlu federalizmle siyasi ve ekonomik yönden kazançlı çıkacağımızın umutlarını yeşertiyoruz, onlar ise Türklerin kamburlarında asalak olacağının kuşkularını yaşıyorlar…
KISACA: Her iki taraf da çözüm istiyor ama “kendi çıkarlarına” göre! Zaten bundan daha doğal bir tepkisel tutum da olamazdı…
Etnik halklar asla kardeş olmadıkları, uluslararası ilişkiler asla dostluk ve sevgiye dayanmadıkları, tüm ittifakların, ulusal çıkarları güven altına almak için yapıldıkları gerçeklerinde, adadaki Türk halkı ile Rum halkını nerede buluşturacaksınız? Ki “devletim” demeden “devletiz” desinler! “Ben” demeden, “biz” desinler… “Türküm,” “Rumum” demeden önce, “Kıbrıslıyım” desinler… “Müslümanım Hristiyanım” demeden “insanız” desinler…
Zaten ne diyorlar: “Federal sistemler için öncelikle gerekli olan “demokratik tahammüldür.”
Taraflar “kafalarındaki goncolozları” atıp boşaltmadan bir araya gelseler de ne çözümü sürdürebilirler dolayısıyla ne de “barışı!” Zaten zorla ne barış olur ne çözüm!
Oysa Türk ve Rum tarafları “barışçı çözümü ararlarken ne yapıyorlar?” “Dışlarındaki güçlerin zorla bastırarak çözümü empoze etmelerini!” Üstelik “kendi istediklerine uygunluğunca!”
YANİ: Kıbrıs sorunu bu kadar çetrefildir. Taraflar kemikleşmiş “siyasi kimliklerinden” soyutlanmadan “tek kimlik” peşinde koşturmaya çalışmaktadırlar!
Olmaz! Çözümün bir tek formülü vardır: Önüne “kesinlikle” vurgusunu alan “İki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı Türkiye’nin garantisini de içeren bir federasyon… İki halkın tahammül edeceği son çözüm şekli bu olmalıdır…
**********
KIRK YILDIR DEĞİŞMEYEN KKTC-TC EKONOMİK İLİŞKİLERİ
Bizim gibi sallan yuvarlan hayatların insanlarının ne anlatacak renkli rüyaları vardır ne de heyecanlı maceraları… Dolayısıyla “anlattıklarımızı” temcit pilavı gibi ısıtıp bir daha anlatmaktan öte ne görgü zenginliğimiz vardır ne de izlenimlerimiz… Şimdi anlatacağım olay da yeri zamanı geldi miydi “yine” anlattıklarımdandır.
Barış Harekâtı’nın hemen sonrasıdır. TC Büyükelçisi Asaf İlhan görev değişikliği nedeniyle ayrılacak, gününü saatini belirterek benimle görüşmek istediğinin mesajını ulaştırır… Arabam yoktur, Mağusa’dan Lefkoşa’ya Erdoğan Erdem arkadaşımın arabası ile gideriz. Asaf İlhan’nın odasında yarım saat kadar sohbet ederiz. Yazılarımdan dolayı bana iltifat eder, falan…
ONUR ÖYMEN’LE NEDEN TARTIŞIRIM: Asaf ilhan’ın Rahmetlik Denktaş ile de görüşmesi vardır. Ben ayrılırken Denktaş içeri girer. Aşağı inerim. Onur Öymen Elçilikte ataşedir… Bu kez onunla sohbete girişiriz. Laf lafı açtıkta, aradan kırk yıl geçmesine karşın hâlâ söylediğimizce “ekonomik yönden güçlenmemiz gerektiğini” söyleriz. Galiba eleştiri dozunu da artırırız ki Onur Öymen’in canını sıktıkta şöyle der: “Kardeşim nedir sizin istediğiniz? Para mı, yiyecek mi? Giyecek mi? Hepsini de veririz. Yediririz de içiririz de giydiririz de… Hatta Portakal değil mi portakal, onu bile veririz…” Der demez, ben yerimden sinir hiddetle fırlarım… “Dünyada ilk kez Türkiye dışında bir Türk topluluğu kendi devletinin sahibi oluyor. Ne demektir bu? Dünyada iki Türk devleti, siyasi alanda iki Türk oyu, iki Türk bayrağı… Türkiye’nin bizi yedirip içermesi değil, devlet olarak yaratması gerekir… Vesselam oradan kırgın ayrılırım.
Aradan kırk yıl geçti. O yıllarda genç bir ateşe olan Onur Öymen’in Türkiye’nin de genel Kıbrıs politikasını oluşturan bu “zihniyeti” hâlâ değişmedi… Dolayısıyla kırk yıl sonra da Türkiye’nin hâlâ “parasına muhtaç” bir toplum durumundayız…
Ki 1974’lerden önce de Rum’un ya işçisiydik ya Komisyoncusu… Sonrasında ise Türkiye’nin Kuzey’deki satış bayii olduk!
Oysa 1947’lerde 2 bin yıl sonra vatanımıza kavuştuk diyerek Filistinlileri kovup topraklarına el koyan İsrail’i İngiliz’le Amerika sadece güçlü devlet yapmakla kalmadı, o kurak çorak topraklarda Orta Doğu’nun en ileri Tarım teknolojisini de yarattı. Üstelik İsrail artık dünyada görülmeyen “savaş ekonomisinin” de uygulayıcısı oldu… Nitekim hâlâ savaşıyor ve savaşırken kalkınıyor…
“BİR DE BİZE BAKIN. Son günlerde Türkiye’yi saran o büyük dolandırıcılık ve rüşvet olaylarına selam vererek geçiyoruz Mersin Gümrüğü’nden… Pardon geçemiyoruz!
Ve hâlâ TC’ye bir kuruşluk ihracat yapıyorsak yüz kuruşluk da ithalat yapıyoruz!
Ve hâlâ KKTC’deki ürünlerimizi Türkiye pazarlarına sokamıyor, satamıyoruz…
Ve Kırk yıl önce Onur Öymen’in söylediğince “Türkiye bizi yedirip içirip, cebimize para koyuyor…” Dünyada ilk kez oluşacak “Devletimiz” ise zaten biliyorsunuz, Federal sisteme dönüşmesi için Rum tarafından siyasi ipotek altına alınmıştır, felç!
**********
VE TAKILDIKLARIMIZ:
İki gecedir elektrikler kesiliyor… Gece yarıları seferberliğe giriyoruz. Mumlar nerede, çakmak nerede? Oysa kaç zamandır onca tartışmalarına karşın düşman çatlatırcasına elektrikler kesilmiyordu. Hem de bu soğuklarda! Nihayet haberlerden öğendik ki “yüksek gerilim hatlarında” arıza oluyormuş. Zaten başımıza ne geliyorsa “yükseklerden” geliyor! Ki bu kez az biraz gevşeyelim dedik, “gerilimi” aldı yanına…
Bunu da atlatırız. Fakat yüzde 29’lara varan zam vurgunu yemiş faturasını nasıl atlatacağız? Kışın soğuğuna denk getirmişler… Allah o asgari ücret tutsaklarına acısın…
**********
GENE YOLLARI KAZIYORLAR
Koca koca çukurları açıkta bırakıyor, haftalarca kapatmıyorlar. Gelip giden arabalar pat küt bu çukurlara düşüyor, kim bilir arabalarında ne hasarlar oluşuyor… Artık Mağusa’da rutin alışkanlıklar haline getirildi. Kimselerin ne için kazıldığını bilmediği çukurlar haftalarca üzerleri kapatılmadan ana yolların şurasında burasında kalakalıyorlar… Ki bu yollardan arabaları ile bakanlar, Trafik Müdürleri, Belediye Başkanları, kaymakamlar da geçmektedirler… Belki arabaları ile o çukurlara düşmüşlerdir de…
İnsan kara kara düşünür: “Bu kadar mı çaresiz, bu kadar mı lâkayt, bu kadar mı sorumsuz, bu kadar mı vurdumduymaz olduk!” Yoksa insanların çektikleri ezgi cefalarından keyif mi alıyorlar? “Cehenneme de çukura düşerse” mi deniyor yoksa! Ne oldu bize böyle?
**********
KÜÇÜK OKUYUCUM BAHAR DİGEŞ’İN HABERİDİR
Henüz ilkokul son sınıf… “Seni Havadis Gazetesi’nde gördüm, sen yazı yazarsın. Bak ben de bir haber yazdım. Sana versem gazetede yayımlar mısın” dedi… “Tabii ki” dedim.
İşte ilkokul 5. sınıf öğrencisi Bahar Digeş’in haberi: “Doğa Çocukları uçurtmanın keyfini çıkartıyorlar. Doğu Akdeniz Doğa İlkokulu’nda 19.12.2013 tarihinde uçurtma şenliği düzenlendi. Öğrenciler farklı farklı bölgelere dağılıp anne babaları ile birlikte uçurtmalarını uçurdular. Çocukların çocukluklarını yaşayıp eğlenmeleri için düzenlenen şenlik, fen derslerinde hava direnci konusunda öğrendiklerine de yardımcı oldu. Rengârenk uçurtmalar havada uçarlarken, çok güzel bir manzara yarattılar. Çocukların yüzünde gülücükler vardı. Çocuklar çok eğlendi. Veliler eski çocukluluk günlerine geri dönüp çocukları ile birlikte harika vakit geçirdiler. Bu şenliğin okul tarihinde en iyi şenlik olduğu söyleniyor.”
Küçük Bahar’ın “haberi” bu. Hepimiz “yazmaya” böyle ufak meraklarla başlamadık mı ki? Bugünün çocuğu gerçekten yarının büyüğü olmalıdır…
































