Yıl 1966… Mağusa’da Sancak Karargahı’nda Dal 1’de çalışıyorum… Ankara’dan bir haber geliyor. Kıbrıslı üniversite öğrencileri adadaki Rum mezalimini protesto etmek için bir eylem yapmışlar, polis tarafından coplanmışlar… Rahmetlik İsmet Kotak’la halkın imzasına açmak için protesto mahiyetinde bir bildiri hazırlıyoruz…
O dönemlerde teksir makinesinde çoğalttığımız bildirilerden üçünü Dr. Fazıl Küçük’e, Kolordu Komutanına ve TC Büyükelçiliğine gönderiyoruz… Bir tanesini de ben sabah sabah Sancak Karargahı’na götürüp imzaya açıyorum…
Kod adı “Bulut” olan binbaşı dönemin sancaktarıdır. Beni sevmiyor çünkü Bozkurt gazetesinde yazıyorum, arada Mağusa’dan haberler gönderiyorum ki muhatabı kendisi oluyor! Yazılarım çoğunlukla eleştirisel olduğu için de fena halde canını sıkıyorum…
Nitekim sabah Karargâha geldiğinde birileri kendisine bir protesto bildirisinin benim tarafımdan personele imzalattırıldığını haber veriyor. Sinirleri tepesine çıkıyor, anında beni, yardımcısı Ahmet Sami Topcan’ı ve Dal 1 sorumlusu Hasan Bolkan’ı odasına çağırtıyor. Üçümüz de masasının önündeki kanapeye oturuyoruz. Önce Ahmet Sami Topcan’a dönüyor, “benden habersiz nasıl olur da bildiri hazırlanır ve imzaya açılır” diyerek serzenişte bulunuyor… Topcan o davudi sesiyle, “efendim diyor, ben size sormadan bir şey yapar mıyım?” Sancaktar da “ben de size sormadan bir karar alır mıyım” gibilerinden cevap veriyor ki ben içimden söyleniyorum: “Demek bunlar birbirlerine sormadan hiçbir iş yapmazlar!”
Sonra Hasan Bolkan’ dönüyor, “sen söyle diyor, bu nasıl iştir?” “Komutanım diyor Bolkan, benim haberim yoktu!”
Ben içimden yine söyleniyorum: “Eşref hazırlan kabak senin başında patlayacak!” Ve bana dönüyor: Bu kez sesi gür ve yüksektir. “Sen diyor hangi yetkiyle ve benim haberim olmadan böyle bir bildiri basarsın, getirir benim karargâhımda imzalattırırsın…”
“Efendim diyorum (Kimselere komutanım demedimdi) bizim bir suiniyetimiz yoktu. Nitekim bir kopyasını da İsmet Bey size iletecekti… Amacımız arkadaşlarımızın Ankara’da coplanmasını kınamaktı…”
Ne var ki hiddeti şiddeti geçmiyor zaten beni sevmiyor istemiyor, “al diyor daktilonu şurada bir masa var, oraya git…” Söylediği yer koridorun ucunda alafranga tuvaletin tam kapısının yanında bir masadır. Belli ki beni horlayıp hakaret edecek… Tepem atıyor, o dönemlerde neyin istifası, neyin işi fakat ben “istifa ediyorum” diyerek sözde rest çekiyorum!
Bulut hiç ikiletmiyor. “Üniformalarını çıkart teslim et” diyor. Öyle de yapıyorum ve Sancaktan ayrılıyorum.
*********
Kaldık mı ortada sap gibi! Oysa bir yandan da evlilik hazırlığı yapıyorum, cepte para yok, sancakta gene iki üç kuruş alırdık, onu da kaybediyoruz…
Rahmetlik Kemal Pehlivan o dönemde Eğitim Bakanlığının Mağusa’daki temsilcisidir. Rum saldırıları nedeniyle Yollar kapalı olduğundan, öğretmen eksikliği olan okullara “muvakkat” yani “geçici” olarak öğretmen tayin etme yetkisi vardır… Haberi alıyor beni çağırıyor… “Eşref diyor “Livatya”da (Sazlıköy’de) öğretmen yok, okulu açamıyoruz. Gider misin? “Hiç sektirtmem, “hemen” derim…
Ertesi gün köyün şoförü olan sonradan çok iyi arkadaş olacağımız Mehmet Emin dayının o eski köy otomobili ile Sazlıköy’e gidiyorum…
Kerpiç ve eski evleri, çamurlu yolları, elektriği olmadığından karanlık akşamları ile insana hüzün veren bir köydür… Öğretmen evi kerpiçten ve viran haraptır… Akşamları kolum kadar kırkayaklar düşüyor merteklerinden… Çarnaçar yerleşiyorum bu eve… Bir karyola, bir masa, kahveden ayarladığım bir sandalye, bir iki kaşık çatal ve iki üç tabakla giysilerim… Okuyabileceğim kadar kitaplarımla, gazeteye göndereceğim yazılarımı yazacağım daktilom…
Köydeki insanların çoğu esmer… Tam Sudan’lı tipleri. Aralarında yüz yaşının geçmiş hala sapasağlam yürüyen insanlar var. Her halde bir Osmanlı ağası ile birlikte gelmişler köye, yerleşip kalmışlar… Bir de iyiler ki sanırsınız gökten inmiş “melekler.” Ne var ki bir olaydan sonra “beyazlarla” araları açılmış, hatta kan davaları var… Kahvehaneleri bile ayrı!
Ve sabah okula gidiyorum. Yüksekçe tepenin üzerinde tek odalı altı sınıflı şu köy okullarından… Otuza yakın da öğrencim var…
Teker teker tanışıyoruz öğrencilerimle… Fukaralık akıyor üzerlerinden… Bazılarının ayakkabıları yok. Pabuçla geliyorlar ve çorapsız…
Fakat hepsinin de gözleri parlıyor… Pırıl pırıl çocuklar…
Ve o son yılların en yağışlı en soğuk kışı çöküyor. Yine böylesi bir Aralık ayıdır. Yağışsız geçen tek gün yoktur. Yollar çamur deryası, dizlere kadar gömülmeden yürümek mümkün değil… Ve soğuk çöküyor, aynen şu geçtiğimiz günlerde bizde de çöken soğuk gibi…
Öteden beri çok erkenciyim… Sabah okula gidiyorum, öğrencilerim birer birer gelmeye başlıyorlar. Bazılarının ellerinde içlerinde kömür yahut yanmış odun parçaları olan mangal niyetine yapılmış kaplar var… Sıralarının altına koyuyor ayaklarını ısıtıyorlar… Soruyorum meğer kış aylarında hep yaparlarmış bunu! “Kör olası fukaralık yokluk” diyorum…
Buna karşılık öğrencilerimle gurur duyuyorum. Çoğunluğu zeki çocuklar. Söylenenleri şeker lokum gibi yutup sindiriyorlar… Nitekim o yıllarda sertliği ile ün yapmış müfettişlerden birisi geliyor okulu denetlemeye…
Yüzü gülmeyen, çok konuşmayan bir insandır. Didik didik ediyor öğrencilerimi. Mesela soruyor: “Nedir erozyon?” O dönemde erozyonu kim bilecek ki? Ne var ki 10’nu aşkın 6. Sınıf öğrencilerimin hemen hepsi parmaklarını kaldırıyorlar… Gurur duyuyorum…
Ve “erozyonu anlatıyorlar.” Nasıl oluştuğunu, neden olduğunu, zararlarını, önlemek için nelerin yapılması gerektiğini…
O gülmesini unutmuş sert müfettişin yüzü çözülüyor, yumuşuyor, çizgileri siliniyor… Ve “iyi” diyor, iyi..” Bu bana yetiyor…
Öğretmenlik hiçbir mesleğe benzemiyor. Başarıyı yetiştirdiğin öğrencilerinle tadıyorsun. Ne kadar başarılı olursan o kadar gönül ve vicdan ferahlığı duyuyorsun… Bir insan başka ne ister ki? Servetlerin en büyüğü olmalı…
Ki öğrencilerimle 23 Nisan Çocuk Bayramı’nı da kutluyorum. Öğrencilerin anne babaları dolduruyorlar o tek sınıfı. Şiirler, şarkılar okuyorlar. Ben çalabildiğimce flüt çalıyorum çocuklar türkü şarkılar söylüyorlar…
Yıl 1967’dir… Baharla birlikte Sazlıköy’ün bahçeleri yeşeriyor, küçük ırmağı akmağa devam ediyor…
Geçen gün o soğuklar nedeniyle okullar tatil edildilerdi ya… Birden aklıma sert kışı ile yaşadığım Sazlıköy geldiydi. Yoksa ötesi köyler de vardı öğretmenlik yaptığım… Fakat o yılın kışı bir başkaydı…
Buna karşın okulları hiç tatil etmezdik… O dönemlerde okulların ders saatlerinden tek dakikasını bile kimseler çalamazdı… Üstelik “tam gün” tedrisat vardı… Eğitim kutsaldı kısaca…
Zamanlar değişti tabii… Çalışma hakları, çocuk hakları, iklim koşulları derken artık ne “dün” bugündür ne de “bugün” yarın olacaktır… Her devrin koşulları kendine özgüdür.
Değişmeyen bir gerçek vardır ama: “O yıllarda yaşanan ezgi ve cefalarla gösterilen fedakârlıklardır ki bugünlerin eğitim ve öğrenimlerini çok daha ileri düzeylere taşımış, irileştirip büyütmüştür…”

Önceki Haber

























