Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

EROĞLU-ANASTASIADIS GÖRÜŞMESİ ÜZERİNE YORUMUMUZDUR

Gelişmeler ve tarafların görüşleri bu kadar açık seçik ortalardayken, “Neden Anastasiadis’le Eroğlu müzakerelerin başlaması konusunda anlaşamadılar” demek her halde saflığın dik alası olurdu.
Her şeyden önce Anastasiadis kendi kafasında “sorunu çözdü” ki masaya oturmadan önce Eroğlu’nun bu “alternatif çözümü” kabul etmesini istiyor!  Eroğlu’nun ne istediğine geçmeden önce Anastasiadis’in “olmazsa olmazlarım” dediği bu görüşlerini bir kez daha hatırlatalım.
*Evvel emirde Türk tarafının konfederasyon yahut iki devletli çözümü kesinlikle terk etmesini istiyor…
*Gevşek federasyon kabul etmiyor…
*Bunlara karşılık “tek devlet, tek kimlik, tek uluslar arası temsiliyet olmalıdır” diyor, “Kıbrıslılığı” hakim unsur olarak lanse ediyor…
*Çözümden sonra Kıbrıs tümden AB’ye üye olacağından garantilere gerek olmadığını söylüyor…
*Eroğlu’nun açıklamalarından öğreniyoruz ki Anastasiadis Güzelyurt’la Maraş’ın iadesini isterken, Güney Mesarya’dan da toprak talep ediyor. Karpaz’ı istekleri listesinin içine koyuyor!
*Müzakereler başlamadan önce bu istek ve önerilerinin “ortak açıklama” ile masada çözüm belgesi olmasında ısrar ediyor…
EROĞLU’NUN ÖNERİLERİ NELERDİR: Bir kere Anastasiadis’in “şartımdır” deyip muzırlık haline getirdiği “ortak Belge” üzerinde mutabakat sağlanamadığını açıkça söylüyor.
*Eroğlu yaptığı açıklamada, elinin altında öncesi Hristofyas-Talat arasında mutabakata varılan konuları da içeren 6 başlıklı bir tutanak olduğunu söylüyor ve Anastasiadis’e, “gel müzakerelere bunlarla başlayalım” diyor… “Fakat Anastasiadis ısrarla kendi şartlarını dayatmaya devam ediyor…”
*Anastasiadis BM’lerin tüm kararlarının masada olmasını istiyor. (Dikkatinizi çekerim. Hepsi de Rum’dan yanadır!) Eroğlu ise “4 Mart 1964 BM’ler Güvenlik Konseyi kararından sonra BM’lerde pek çok karar alındığını hatırlatarak, Anastasiadis’in önerisinin pratikte işe yaramayacağını savunuyor…
*Kısaca Eroğlu’nun esas önerisi şu oluyor: “Önce 6 başlıklı “belgeyi” görüşelim. Çözümü de “iki bölgeli iki toplumlu siyasi eşitliğe dayalı sistem” üzerine oturtalım…
BİLİP BİLECEĞİMİZ ŞUDUR: Anastasiadis masaya oturmaktan kaçmaktadır. Çünkü hem BM’den hem AB’den çözüm dayatmalarının olacağından ve müzakerelere Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin de katılacaklarından korkmaktadır…
Ne var ki “korkunun ecele faydası yoktur.” Çatlasa da masadan kaçamayacaktır. Gün gelecek kulağından tutup o masaya zorla oturtulacaktır! Kaldı ki Güney’in buna çok da ihtiyacı vardır çünkü “ekonomik batağı” oynamaktadır. Kurtuluşu, “çözüm ve TC ile iş birliğindedir…”             
***********
    
MÜŞAVİRLER BİR KEZ DAHA ÖDÜLLENDİRİLDİLER
Haber küçük fakat kopardığı dalgalar büyük oldu. Çünkü “dondurulmuş müşavirler” için ansızın buldukları çare “köklü çözümü” değil; “hem müşavirlerin kalplerini kırmamak hem de onca fedakar ve cefakar hizmetlerinin karşılığı olan “ödüllerine kavuşmalarının” önünü açmak oldu!
Ve dendi ki işte ödülünüz: “Bundan sonra Meclis’te milletvekillerine danışmanlık yapacaksınız.”
Bu durumda geriye yapacak tek iş kaldı: Meclis’teki milletvekillerinin misyonlarına uygun olarak “seçmece bunlar” deyip “müşavirlerini” seçmeleri!..
BU İŞ OLMADI! Bir kere vakti zamanında o müşavirlerin hangi kıstaslar içerisinde görevlendirildikleri açık seçiktir dolayısıyla Sn. Siber “müşavirlerin bilgi ve deneyimlerinden yararlanılacaktır” derken bu konuda sadece zevahiri kurtarmak amacındadır! Çünkü “danışmanlar” hep “benim adamım ve adama göre iş politikalarında görevlendirildilerdi.” Ha, isabetli olanları yok muydu? Elbette… Fakat genelde memleketin geldiği yere bakarak diyoruz ki yıllardır bu “bilgili ve deneyimli müşavirlere” karşın Bakanlıklar dökülmekte dolayısıyle KKTC zahiren kalkınmış da görünse batışı ve çaresizliği yaşamaktadır!
O zaman evvel emirde o “bilgi ve beceriyi” bir kalem geçin… Ötesine gelince: “Müşavirlik müessesesi siyasi makam olmaktan çıkartılmalıdır…” Kamu görevlileri kademelerinde yapılacak reformlarla müşavirlikleri kalıcılıkları içinde “üst kademe bürokratları üstlenmelidir.”
Ki hükümetler gelir giderlerken “onlar” kalıcılıkları ile “devleti” yürütsünler. KKTC ancak bu seviyeye geldikte hayır yüzü görür… Şimdi alınan karar palyatif tedbirdir… Adamların gitmesi gerekirken göreve devam deniyor… Her halde bu yeni siyasi tasarrufun gailesini çekecek tek kişi vardır o da “hazinedar Mungan”dır. Ve her halde bu karar üzerine “avanta para vermekten kurtulamadık vesselam” demektedir!                     
**********    

AHMET GÜLLE NE YAPSIN. VERMEDİ MABUT NEYLESİN MAHMUT!       
Günah çıkarmak için söylemiyoruz. Fakat hiçbir devrede “vur abalıya” olmadık. Muhalefet olsun diye de muhalefet yapmadık. Memlekette ne zaman başarılı icraatlar söz konusu olsa “politize” olmadığımız için ilk alkış bizden geldi…
Bozkurt Gazetesi’nin patronu rahmetlik Cemal Togan bana sık sık “Muhalefet yapacaksın ama yapıcı muhalefet olacak” derdi… Hep şaşardım! Muhalefetin neresi yapıcı olacak diye… Sonradan az biraz anladım. Bir siyasi parti militanı olmazsanız “olayları mümkün olduğu kadar içindeki doğruları ile yansıtırsınız…”
MESELA “ilgili haberler” ile Sağlık Bakanı Ahmet Gülle’yi izliyorum: Bir şeyler yapmak, sağlık servislerine işlerlik kazandırmak için uğraşıyor. 1 Ocak 2014’te “yasalaştıracağım” deyip rizikosunu da üslendiğince hekimlere ikinci iş yasağı getirilmesinin, tüm hastanelerde randevulu bakıma geçilmesinin kararlarını veriyor… “Tam gün çalışma” gibi doktorları ayağa dikecek yenilikten söz ediyor…
Anlıyorsunuz ki ülkenin sağlık servislerine anlamı ile fonksiyonel çözüm bulmaya çalışıyor… Oysa tek sosyal güvenlik sistemi içinde hastanelerde istihdamı yapılan doktorlar iki bin lira maaş alıyorlar! Kaldı ki hastaneler doktor, hemşire eksiklikleri nedeniyle tekliyorlar… Bir doktora ellinin üzerinde hasta düştüğü oluyor! İlaç sorunu yaşanıyor! Yani istense de “tasavvur edilenlerin” başarılmasına imkan yok çünkü “hastanelerin istenildiği gibi idamesini sağlayacak bütçe yok…”
Sonuçta Ahmet Gülle de öteki bakanlar gibi geldiği gibi gitmeye mahkum bir Bakan konumuna düşüyor…
AHMET KAŞİF’İN LİMAN OLAYINA GELİNCE: Başından beri izliyorum. Şu Mağusa Limanı’na bir şeyler kazandırayım diyor… Kaç kez limanda dolanıp durduğunu gördüm. Öncesi bakan Ersan Saner’di. Mağusa halkını denizle buluşturmak amacında mevcut marinanın bulunduğu alanı çevreleyen duvarları yıktı yerine metal parmaklıklar çekti… Kısaca dıştan, içten bakıldı mıydı marinanın, balıkçı sandallarının görünmesini sağladı, halkın serbestçe oralara girip çıkmasının önünü açtı…
Kaşif geldi “Kalındığı yerden devam edeyim” dedi. Ve ne yaptı? “Mağusa halkının denizle buluşturulması” gibisinden propagandalık laflara nazire, “Marinayı yayalaştıracağım” dedi!
Aslında ne Saner’in plan programı vardı ne Kaşif’in. “Akıllar ne kestiyse onlar yapıldı!” Nitekim Kaşif de giriş kapısına kartlı sistem getirdi. Balıkçılara, yatı olanlara “kart” verildi arabaları ile marinaya girmeleri imtiyazı sağlandı, halka ise “arabanı dışarıda bırak içeri yaya olarak gir” dendi! Sonuç marinanın olduğu alan balıkçıların, “imtiyazlıların” arabaları ile doldu… Bu arada kartla giremeyenlerin şaşkın hallerine bakan görevlilerle kart imtiyazlıları “hah hahh, kih kihhh” gülerek olayın keyfini çıkartıyorlar! Neymiş efendim? “Aferin poh poh marina yayalaştırılmış!” Pekala nedir o araba furyası, neyin nesi olmakta? Varsa sandalına koyacağın araç gereç koyarsın, arabanı da bir adım ötedeki park yerine çekersin… Böylece halkla ne ayrılık yaratırsın ne de gayrilik…”
Tabii bu olayı da Kaşif’in “parayı gerektirmeyen bir uygulama” zafiyeti açısından vurguluyorum. Ki paran yok vay, parayı gerektirmeyen uygulamalar oluyor, yine vay!