Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

“Pazar sohbetimizdir” (Kliridis de öldü…) ve Halil Kaymaklılı…

Glafkos Kliridis de Kıbrıs siyasi sorununun çözümünü göremeden öldü. Oysa tıpkı Denktaş gibi Kliridis de 1963’lerden sonra iyicene ateşlenen Kıbrıs sorununun önde gelen aktörlerindendi.
Fakat faşist ve fıtretten Türk düşmanı olan kiliseli Makarios’a nispeten ılımlı politikasını empoze edecek kadar güçlü değildi… Zaten bu nedenle olmalı her zaman söylemişimdir. Eğer Kıbrıs sorununu Denktaş ile Kliridis çözememişse başka hiç kimseler çözemez…
Kliridis’in adını ilk kez 1968’de başlayan Kıbrıs müzakereleri nedeniyle işitmeye başladıktı. Türk temsilcileri ölümle tehdit edip kaçırttıktan daha doğrusu kovduktan sonra, tamamen kendi aidiyetlerine aldıkları Rum Temsilciler Meclisi’nin Başkanı idi… Rahmetli lider Denktaş da Türk Cemaat Meclisi Başkanı…
O yıllarda ben Bozkurt Gazetesi’nde yazıyordum. Zaten bir de Halkın Sesi Gazetesi vardı. Denktaş Ankara’daki zorunlu sürgün hayatından maceralı bir kaçışla Kıbrıs’a yeni döndüydü.
1963’te Rum milis güçleri (EOKA B) Akritas planının uygulanması çerçevesinde “Türk olan her yere saldırıyor” yakıp yıkıyorlardı… Hemen her gün Rumlar tarafından şehit edilen insanlarımızı sayıyor, yakılıp yıkılan köylerimizin haberlerini işitiyor, göç yollarına düşmüş kadın çocukların çektikleri meşakkate gözyaşları döküyorduk…
Tümden yok olmanın eşiğine geldiydik: Grivas komutasındaki Rum Yunan birlikleri 15 Kasım 1967’de binlercesiyle eski adı Köfünye olan Güney’deki Geçitkale’ye saldırıyorlardı ki 1974 öncesinin “Türkiye uyarılı” ilk topuzu Rum’un başına iniyordu…
Makarios yönetiminin ilk kırılganlığı da Geçitkale saldırılarına müdahale eden Türkiye nedeniyle yaşanıyor, Grivas ve Yunan askerleri adaya terk etmek zorunda kalıyorlardı…
“Normalizasyon” dediğimiz dönem de bundan sonra başlıyordu. Aralık 1963’te başlayan Rum saldırıları kesiliyor, yerini Glafkos Kliridis ile Denktaş’ın görüşmeleri alıyordu…
İki kurt politikacı fakat birbirlerini çok iyi anlayan iki insan espriler, fıkralar ve purolu pipolu, şiş kebaplı görüşmeler yapıyorlardı ki o iki politikacı masa başında gülerlerken biz de çözüm olacak umudunda, dıştan izleyenler olarak gülüyorduk…
İyi hatırlarım. O dönemlerde Denktaş-Kliridis görüşmelerinin sembolü haline gelmiş “karşılıklı puro pipo içmeleri ile şiş kebabı yemelerini Bozkurt Gazetesi’ndeki köşemde yorumlarken bir yandan da belki çözüm olur diyordum…
Enformasyon Dairesi’nin bültenleri: O yıllarda “Enformasyon Dairemiz” vardı. Hemen her hafta üzerinde kırmızı mürekkeple “ivedi” yazan bültenler gönderirlerdi. Kısa kısa haberlerle Rum basınından özetleri ihtiva ederler bir yandan da Denktaş Kliridis görüşmeleri konusunda bilgi verirlerdi. (Sonra o bültenleri göndermemeye başladılardı. Bu nedenle Mağusa’da ikamet ettiğimiz için haber kaynaklarına ulaşmak gitgide daha bir zorlaşır olduydu…)
İşte o bültenlerin birinde bir gün aklımda kaldığınca şöyle bir haber okuduydum: “Denktaş’la Kliridis İskaiye sularının iki toplum arasında nasıl dağıtılacağını konuştular…” (Buna benzer bir şeylerdi…)
Sonraları “adadaki akarsuların bile görüşülmesine kadar varan uzlaşıyı çok yazacak, neredeyse çözüme an kaldı diyeceğimiz bir gelişmenin nasıl bıçak gibi kesildiğine hep şaşacaktım!”
Zaten ilk tepki de Makarios’tan geliyor, Kliridis’in kendisine götürdüğü çözümle ilgili maddeleri reddediyordu. BM’ler genel Sekreteri Kurt Waldheim’in de yapacak bir şeyi kalmıyordu…
…Kliridis’i bir kez gördüm. Bozkurt Gazetesi sahibi Rahmetlik Sadi Togan ile Lidra Palas Oteli’nde Kıbrıs konusunda gazetecileri bilgilendirirken sorulara cevaplar verdiydi. Sonraları hatıralarını içeren kitaplarını da tümden olmasa bile karıştıra karıştıra okuduydum…
Anladığım, Rum’un da kendi içinde her zaman bizden beter kavgaları olduğuydu…
Kliridis’in eşi Hintliydi. Hatta bir söylentiye göre annesi bu evliliği hiç onaylamamıştı…
Belki kendisi Türk kanı dökmedi ama dökülmesini de durduramadı. Bu adada dökülen Türk kanlarından en az Makarios, Grivas, Yorgacis, Papadopulos kadar sorumludur çünkü bu adlarını yazdığım Rum liderleri adadaki Türkleri toptan katletmek için oluşturulmuş “Akritas Planının” sahipleridirler… Hepsinin Akritas Planının altında isimleri vardır… Fakat ilahi adalete bakın ki KKTC’nin ilan edildiği gün öldü. Her halde giderayak arkadaşı Denktaş’ın öbür taraftan kendisine yönelik azizliği olmalı!
Her şeye karşın Kliridis’e Allah’tan rahmet diliyorum…
**********
Halil Kaymaklılı Refikim
Yıl 1964’ler mi yoksa altmış beşler mi unuttum gitti… Bir yandan Sancak Karargahı’nda rahmetlik Burhan Nalbantoğlu’nun yardımcısı olarak Dal 8’de çalışıyorum bir yandan da rahmetlik İsmet Kotak’la Haberler Merkezi’nde… Henüz Haberler Merkezi Lala Mustafa Camii’nin arkasındaki şapelden ayrılmadıydı.
Bir gün baktım “yahu Eşref Bey, duydum ki Mağusa’da yollar zibilliklerden geçilmiyor. Fakat gezdim öyle söyledikleri gibi zibil yığınları görmedim. Sen bilir misin, nerededirler?… (O devrelerde çöp demezdik, “zibil” derdik. Çöpleri toplayanlara da “zibilciler.”)
Bunları söyleyen boynunda asılı fotoğraf makinesi ile Halil Kaymaklılı’ydı. Yani dedim “Fotoğrafını çekeceğin zibilleri mi bulamadın?”, “Yok” dedi bana…
Gel dedim ben sana göstereyim. Kapıdan çıktık. Az ileride Haberler Merkezi’nden çıkan kağıtlarla bilumum zibillikleri içine attığımız bir çöp varili var. Ayağımla onu bir ittim, “şarrr!” İçinde ne var yok yola saçılıverdiler… Kaymaklılı’ya döndüm. “İşte sana istediğinden ala zibil. İstediğin kadar çek!”
Kaymaklılı önce olur mu falan dediydi… Bense, “Mağusa zaten pislikten geçilmiyor, sen nasılsa üzerine vurmadın. Yalana uydurma fotoğraf olmayacak, çek gitsin” deyince bastıydı deklanşöre…
O zaman Halkın Sesi’nde çalışıyordu. Sonraları Halil’le çok karşılaştım. Doğrusu hayatını hiç düzene sokamadıydı. Hep olması gerekenin altında kaldı… Oysa tam anlamıyla bir “foto muhabiri” idi. 1963’lerden sonra Rum saldırıları altında kaç kez kelle koltukta mesela İsmet Kotak’larla falan Lefkoşa’ya gidip geldiydi. Kurşun yağmurları altında!
İnce zayıf bedenine karşılık mangal kadar yürek taşırdı… Uzun yıllar Mağusa’da ikamet etti, sonra Lefkoşa’ya taşındı derken, bir gazeteci refikimiz daha göçtü dediğimizce aramızdan ayrıldı…
Allah rahmet eylesin. Mağusa’da gömüleceği yazılmış söylenmiş, ben doğru dürüst okuyup işitmediğimden ancak cenazesi kaldırıldıktan sonra öğrendim… En azından o musalla taşı önünde ruhuna bir Fatiha okurdum. Söz ama Halil. İlk fırsatta, zaten bir adımlık yerdir, mezarına uğrayacağım. Allah’tan sana rahmet, ailene başsağlığı dilerim.