Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
SağlıkYaşam

İNSANIN YAŞAM SERÜVENİ

Bazıları 25’inde ölür ama 75’ine kadar gömülmezler

Benjamin Franklin

 

İnsanın yaşam serüvenindeki yolculuk, kişinin kendini keşfetme, büyüme ve olgunlaşma sürecini ifade eder. Bu yolculukta çeşitli deneyimler yaşanır, zorluklarla karşılaşılır.  Bu deneyimler, kişinin karakterini şekillendirir ve onu daha güçlü/güçsüz bir birey haline getirir.

Yolculuk aynı zamanda bir öğrenme sürecidir, kişinin kendini bulma, büyüme ve gelişmesini ifade eder. Fiziksel, zihinsel ve duygusal olarak, bu yolculuklar insanların hayatlarını zenginleştirir ve derinleştirir, onları bütün bir birey haline getirir.

Bireylerin yaşamları boyunca nasıl büyüdüklerini ve geliştiklerini anlamak için Erikson’un psikososyal gelişim teorisini, gelişim dönemlerini incelemek önemlidir çünkü insanın yaşamındaki farklı aşamaları ve bu aşamalarda karşılaşılan psikososyal krizleri anlamak için bir çerçeve sunar. Her bir dönemin, belirli görevi vardır, örneğin kişinin kimlik gelişimi, ilişkileri, yetenekleri ve toplumla olan etkileşimleri gibi.

Bu dönemler, bireyin duygusal ve sosyal gelişimini etkileyen önemli kilometre taşlarını tanımlar ve kişinin yaşamındaki belirli zorlukları anlamasına yardımcı olur. Ayrıca dönemlerin anlaşılması, bireylerin kendi yaşam deneyimlerini ve gelişimlerini daha derinlemesine anlamalarına ve buna göre davranışlarını yönlendirmelerine yardımcı olabilir. Yani, Erikson’un gelişim dönemleri, insanların yaşam boyu gelişimini ve yaşamlarındaki deneyimlerin derinliğini anlamaya,  bireylerin yaşamları boyunca karşılaşabilecekleri olası zorlukları ve krizleri öngörmeye yardımcı olabilir. Her aşama, belirli bir psikososyal zorluk veya krizle karakterize edilir, bu dönemlerdeki başarısızlık veya yetersizlik, ilerleyen yaşam dönemlerinde çeşitli sorunlara neden olabilir.

Freud’a göre belli bir dönemde ortaya çıkan sorunlar  veya sağlıklı şekilde atlatılamayan bir dönem, sonraki  gelişim dönemlerini de etkiler ve bunlar sonraki  dönemlerde telafi edilemezler. Oysa Erikson bir dönemdeki atlatılamayan krizin sonraki  dönemlerde de devam edeceğini ancak çözüme  kavuşturulabileceğini öne sürer.  Ayrıca Erikson, Freud’dan farklı olarak, kişilik gelişiminde  sadece yaşamın ilk yıllarının (0-6 yaş) önemli  olmadığını, tüm yaşamın kişilik  gelişimi açısından  önemli olduğunu ve devam ettiğini ileri sürer. Yani Freud’dan farklı olarak gelişim  krizlerinin sonraki dönemlerde telafi edilebilmesini bilmek hatta son dönemlerde gelişen epigenetik biliminin katkıları bize çocuk gelişiminde heyecan verici yeni, olumlu ufuklar açmaktadır.

Artık biliyoruz ki epigenetik mekanizmalar aracılığıyla ebeveynler yaşadıkları çevrenin etkilerini çocuklarına ve hatta birkaç kuşak sonraki torunlarına bile aktarabiliyor.

Bu noktada  epigenetik nedir, kısaca açıklayalım.

Epigenetik, kelime anlamı ile genetiğin üstünde duran demektir; kafanın üstünde duran şapka gibi düşünebilirsiniz. Bilindiği gibi anne ve babamız yoluyla bize geçen genlerimiz var. Bu genler vücuttaki tüm proteinlerin sentezini denetleyerek bizi biz yapıyorlar. Önceki bilgilerimize göre, bir insan hangi genetik yapı ile doğmuşsa ömrünün sonuna kadar bu genler ile yaşayacağı varsayılırdı.  Ancak yapılan epigenetik çalışmalarla insanın doğduğu genlere mahkum olmadığı, çevresel faktörler ile genlerin ifadesinde değişiklikler oluşabileceği saptandı. Yani genlerin (DNA larımızın) yapısını değiştirmeden genetik ifadelerin, yani sentezlenen proteinlerin değişmesinin mümkün olabildiğini artık biliyoruz.

Epigenetik değişiklikler çoğunlukla döllenme ve anne karnındaki canlının gelişimi sırasında görülse de, bebeklik, çocukluk ve erişkinlik döneminde, beslenme, toksinler, çevre koşulları veya yaşanan stresler nedeniyle DNA larımızda kimyasal değişimlere neden olabiliyor ve bu değişiklikler çocuklarımıza hatta gelecek nesillere kadar aktarılabiliyor.

O halde bu kimyasal değişimleri engelleyebilirsek, genlerinizin görünümünü kontrol edebiliriz ve zihinsel sağlık, obezite, kalp hastalıkları, kanser gibi bazı ölümcül hastalıklarla karşılaşmayı engellemeye yönelik büyük bir umutlar besleyebiliriz. Bu önemli buluş özellikle sağlık alanında çok önemli. DNA kumandamızla bir oyuncuyu çıkarabilir veya bir oyuncu ekleyebiliriz !!

Bu konuda yapılan bazı çalışmalardan sözetmek gerekirse; Çocukları epigenetik yoldan en çok etkileyen durum “alkol kullanımı”. Alkol sorunu olan babaların çocuklarında, çocuklar biyolojik babalarıyla büyümeseler bile, yüksek oranda hiperaktivite ve bilişsel performanslarında azalma tespit edilmiştir. Hamileliği sırasında doğal afetlere veya 11 Eylül gibi terör olaylarına maruz kalan gebelerin (özellikle 3. gebelik ayından sonra); maruz kalınan stres miktarı ve süresi ile orantılı olarak doğan bebeklerde, otizm gelişimi, metabolik hastalıkların ve   bağışıklık sistemi hastalıklarının ortaya çıkma olasılığı daha yüksek bulunmuştur. Yahudi soykırımına uğrayan kişilerin çocukları, hatta torunlarında; hem beyindeki stres algılayan reseptörlerde ( çeşitli uyarıları alabilen ve duyu organlarının yapısında bulunan özelleşmiş hücre, hücre grupları veya sinir uçları) epigenetik değişiklikler, hem de ikinci ve üçüncü nesillerde  Travma sonrası stres bozukluğu, travma yaratan bir olayın yaşanmasından sonra, o olayın günlük yaşamda veya rüyada tekrar yaşanması, o olayı hatırlatan durumlardan kaçınmaya yol açan bir aşırı uyarılmışlık, kaygı ve kolayca irkilmeyi içeren bir kaygı bozukluğu oluşma riskinin daha yüksek olduğu görülmüştür.

Özetle erken deneyimler aslında vücuda geçer ve ömür boyu etkiler bırakır; sadece bilişsel ve duygusal gelişim üzerinde değil, aynı zamanda uzun vadeli fiziksel sağlık üzerinde de etkilerini görüyoruz. Giderek artan kanıtlar, çocukluk dönemindeki önemli zorlukların, diyabet, hipertansiyon, inme, obezite ve bazı kanser türleri de dahil olmak üzere çeşitli yetişkin sağlık sorunlarının artan riski ile ilişkilendirildiğini gösteriyor. Çocukluk döneminde 7 veya 8 ciddi olumsuz deneyim yaşadığını hatırlayan yetişkinlerin, yetişkinlik döneminde kardiyovasküler hastalık geçirme olasılığının 3 kat daha fazla olduğu belirlenmiştir. Ne yazık ki doğumdan üç yaşına kadar olan çocuklar, istismara maruz kalma olasılığının en yüksek olduğu yaş grubudur  ve  her bin çocuktan 16’sı bu tür bir istismarı deneyimlemektedir.

Erikson’un Psikososyal gelişim dönemlerini bilmek, bu dönemlerle ilgili özellikleri, bu dönemlerdeki kritik görevlerin neler olduğunu, görevlerin başarılması/başarılamaması sonucu yaşanan ve yetişkinliğe yansıyabilen olumlu ve olumsuz  özellikleri başka bir yazının konusuna bırakarak kısaca dönemleri hatırlatayım.

1. Temel Güvene Karşı Güvensizlik (0-18 ay),

2. Özerkliğe Karşı Utanç ve Şüphe (18 ay-3 yaş),

3. Girişimciliğe Karşı Suçluluk Duygusu(3-6 yaş),

4. Çalışkanlığa Karşı Yetersizlik Duygusu(6-11 yaş),

5. Kimlik Kazanmaya Karşı Kimlik Karmaşası (12-21 yaş)

6. Yakınlığa Karşı Yalıtılmışlık (Yalnızlık) (21-30 yaş)

7. Üretkenliğe Karşı Verimsizlik(Durgunluk)(30-65 yaş)

8. Benlik Bütünlüğüne Karşı Umutsuzluk (65 yaş ve sonrası)

Oprah Winfrey’in dediği gibi   yaşam, her adımında bir öğreti barındıran büyük bir yolculuktur.  Bilinçli bir yaşam yolculuğu dileğiyle..

 

Kaynak:

www.developingchild.

Epigenetics – our bodies’ way to change the destiny written in our DNA | Moshe Szyf | TEDxBratislava. https://www.youtube.com/watch?v=SrqmuYvk3iQ