Geçtiğimiz günlerde bir konuğumla birlikte stüdyoya girmeden önce hasbihal ediyorduk. Havadan sudan konuştuktan sonra, gündemin hiç bir dönemde bu kadar kalabalık olmadığını ve bu kadar hızlı değişmediğini söyledi. Yayına girdik, çıktık, gün aktı, gece oldu. Yatağa girdikten sonra bu söz geldi aklıma dokundu. Ne kadar söylensem, zaman zaman kendimi inzivaya çekmeye gayret etsem de özünde gündem bağımlısı olduğumu sanırım artık kabul etmem gerekiyor. Hal böyleyken yani olup biteni takip etmeye çalışmakla günler geçerken, hangi yoğunlukta ve kalabalıkta olduğuna dikkat kesilmediğimizi fark ediyorum. Hızı giderek artan bir koşu bandıydaymışız misali; gündemin dozu yükseldikçe tozuna bulanıp peşi sıra gidiyoruz biz de. Mesela basit bir hafıza oyunu oynayalım gelin… Son bir haftanın en çok konuştuğumuz 5 olayını 30 sn. İçinde hatırlamanızı isteyeyim… bir yandan hızlıca değişen başlıklar, bir yanda ise o gün için konuşmalara doyamadığımız “önemli” başlıkları aradan geçen bir haftada hatırlayamıyor oluşumuz… İki nedeni olabilir. Öncelikle her şeyi tükettiğimiz gibi gündemi de tüketiyoruz. Yeni konuya dadanana kadar öncekini lime lime ediyor, yenisi gelince hırçın bir çocuk edasıyla fırlatılmış oyuncak muamelesi yapıyoruz eskisine. İçinde dedikodu barındıran başlıklar favorimiz mesela lakin bizim mesleğin de temellerinden olan fikri takip çok yok her ne nedense. Basit birer magazin başlığından hallice oluveriyor en kallavi konular. Yeni başlığa üşüşünce de etkisini yitiriyor. İkinci nedenin ise daha tehlikeli olduğu kanısındayım. O da kayıtsızlık. Yani ne olursa olsun, artık bugünkü yapıyı böyle kabul eden ya da düzeleceğine olan inancını yitiren grupların olanı olduğu gibi kabul etmesi, bu gündem enflasyonuna maruz kalma hali madem kaçınılmaz eğlenmeye bakma durumu.
Kayıtsızlık ya da normalleştirme öyle bir hal almış durumda ki; insanın “tepki vermek ya da harekete geçmek için daha ne olması lazım” diye avaz avaz bağırarak etrafta koşturası geliyor. Son olarak böyle hissetmeme neden olan hadise; akademisyenler Sertaç Sonan ile Ömer Gökçekuş’un Friedrich Ebert Vakfı vesilesiyle hazırladıkları Yolsuzluk Algısı Raporu 2021’i incelemek oldu. 180 ülkeye ait verileri derleyen raporda normal şartlarda tanınmamışlığı nedeniyle yer alamayan Kuzey Kıbrıs; yukarıda adını zikrettiğim vakıf sayesinde, aynı veriler ve metodoloji kullanılarak yapılan çalışmalarla, bu konudaki yerini son 5 yıldır görebiliyor görmesine de; keşke görmez olaydık sözleri gayri ihtiyari de olsa dudaktan dökülüyor.

Uluslararası bir sıralamada yer alıyor oluşumuzun, başarılarımızdan mütevellit olmasını istemek büyük naiflik malum. Aralarında Cibuti, Uganda, Mozambik, Moritanya, Angola, Bangladeş gibi ülkelerle yolsuzluk algısı raporundaki yerimiz hemen hemen aynı. KTTO üyesi ve yönetici kademesinden 354 kişinin katıldığı anketin sonuçlarına göre bu kişilerin %96’sı ülkede rüşvet ve yolsuzluk olduğunu düşünüyor. En fazla yolsuzluğun, kamuya ait taşınmazlar konusunda olduğunu belirten katılımcıların %76’sı yolsuzluğu çok ciddi bir sorun olarak görüyor. Zaten aynı raporda yer alan her 10 iş insanından 4’ünün fiilen rüşvet verdiğini belirtmesi de bu sorunun en çarpıcı gerçeği olarak yüzümüze vuruyor. İşte avaz avaz bağırarak koşmak istediğim nokta da tam burada ortaya çıkıyor. Bu ülkenin bakanları, bürokratları müdür ve müsteşarları son 5 yıldır hazırlanıp kamuoyuyla da şeffaflıkla paylaşılan bu raporla ilgili ne diyor, umutsuzca ileri giderek sorayım; bir şey yapmayı düşünüyor mu? Gündem enflasyonundan muzdarip olduğumuzun elbette farkındayım fakat olayları birer magazin konusu olarak göremeyecek kadar kırılgan bir durumdayız artık. Bu küçücük ada yarısında herkes kimin ne olduğunu bilirken; nasıl olup da rüşvet vereni konuşup alanı bulamıyoruz? Tam da raporun kapağında kullanılan görsel gibi; içten çürüyoruz. Çünkü rüşveti normalleştirdiğimiz gibi, ondan semiren ayrıcalıklılara “nereden buldun” diye soramıyoruz. Olanın vergisini alamıyoruz. Bu sistemin zengini daha zengin, fakiri daha fakir yaptığı ortadayken, böylesi bir rapor sonrasında soruşturmalar, kovuşturmalar yürütülmeliyken, biz iki gün sonra bunu da unutmak üzere adına gündem dediğimiz dosyanın bir yerine bu başlığı iliştirip önümüze bakıyoruz.
KARTONDAN DEVLET YOLLARDA
Benim tanık olduğum ülke tarihinin, sivil hayattaki en kan donduran olayıydı. Küçük Mustafa babasından gördüğü her türlü şiddetin ardından yine onun tarafından öldürülmüştü. Aradan yıllar geçti; cinayette rolü olan anne hapis cezasını tamamladı ve sinir uçlarımızla oynanırcasına bir okulda taşeron işçi olarak mesaiye başladı. İster Bakan Nazım Çavuşoğlu’nun dediği gibi en fazla yarım saat kalmış olsun ister 2 saat. Konunun bu olmadığını günlerdir söylüyorum. Yumuşak karnımız olan çocuklar, yaşlılar, hastalar gibi; bakımlarında yardımcı olarak çalışacak, devlette ya da özelde bu işleri yapacak kişilerin ehil olup olmadıklarını bilmek bir tarafa, böylesi dehşet bir olaya karışmış yani cinayette payı saptanıp hapis yatmış bir kadının, çalışmak için çocukların yanına gönderilmesi, bu konuda da ne kadar laçka ve ciddiyetsiz olunduğununun en büyük göstergesi. Bu kadar küçük ölçekteki bir ülkede; listeler oluşturmak ne kadar güç olabilir. Kumarhanelerde dahi içeri alınmayan müşteriler var. Daha önce belli olaylara karışmış olması ya da başka nedenlerle içeriye girmesine izin verilmeyen bu kişiler, diğer casinolarla da koordineli olarak hiç birine alınmıyor. Hükümet de toplumu “kasa daima kazanır” mantığıyla yönetiyor olsa da, alınan bu önlemin bir benzerini sektörel bazda yapmaktan yoksun olduğunu son örnekle bize gösteriyor. Taşeron sistemde işe alınanlardan ne gibi kriterler isteniyor, devlet bunun neresinde duruyor. Hadi bu konulara girmeyeyim. Ancak bu laçkalık içinde sorunların köküne inmekten uzak yöntemlerle, olayları izleyici locasından gözlemleyen hükümet bu yapısıyla ancak yollardaki karton polis araçları kadar korkutucu ya da yaptırım uygulayıcı olabiliyor. Anlayacağınız kasa daima kazanırken kaybeden bu toplum oluyor.
ÇAKTIRMIYORUM AMA…
Siz bu yazıyı okuduğunuzda ben 40 yaşıma basmış olacağım. Öyle özel gün insanı olduğum söylenemez ama şu doğum günlerine önem verip anlam yükleyenlerdenim. Dünya etrafımda bir tam tur atmış gibi kendimi merkeze koyarak değil; tam tersi o bir yılda yaşadıklarımla hesabımı kesmek; sağlamasını yapıp temize havale etmek; edemediklerimle de bir şekilde barışmayı öğrenmek demek benim için yeni bir yaşa girmek. Her nasıl olduysa; dünyayı anlayıp adil olmadığını erken çözdüm ben. Mantıklı çıkarımlar yapmaya başlamam da küçük diyebileceğim yaşlarıma tekabül ediyor. Bu nedenle belki farkındalığım hep yüksekti. 40 yılın hatırı sayılır bir bölümünü (22 yıl) geçirdiğim bu ülke de, bırakıp geldiğim gibi, pek çok anlamda yabancı geliyor artık bana. Yaş aldıkça hayatını küçültenlerdenim sanırım. Kendi kabuğuna çekilenlerden. O kabuğun içinde bana hala güvende hissetirebilen, yüzümü güldüren ve kaygılarımı paylaşan bir avuç insan var. Adını bilmediğim, yüzünü tanımadığım yüzlercesiyle ise ortak duyarlılıklarımız olduğunu biliyorum. Dilerim birbirimizden güç alalım ve küçük dünyalarımızda biraz olsun huzur bulalım. Dünyayla yeni bir tam tura çıktım bile ben. Hesabı kesme zamanı geldiğinde, her şeyin temize havale olması diliyle, hoş geldin 40. Yaşım!
































