İlk gençlik yıllarımızda tabu olan konular ve kelimeler vardı. Marksizm, Sovyetler Birliği, Diyalektik Materyalizm hatta Nazım Hikmet bunlardan birkaçı idi. (Ayıptır söylemesi ama ben, Nazım Hikmet’in adını bile duymadan “pek iyi” derece ile liseden mezun olmuştum.)
Üniversitede de durum pek farklı değildi. Benim gibi üniversite öğrencilerinin çoğu, Nazım Hikmet’in adına ilk kez Doğan Avcıoğlu’nun yayınladığı Yön dergisinde rastlamışlardır. Öte yandan Marksizm veya diyalektik materyalizm konusunda okuyacak kitap bulmak mümkün değildi. Ancak kaderin garip bir cilvesi olarak felsefe hocamız Hilmi Ziya Ülken’in “Tarihi Maddeciliğe Reddiye” kitabını okuyabiliyorduk. Aslı ortalarda yoktu ama reddiyesi her tarafta bulunabilirdi.
Alışılmışın dışında bir şey söyleyen hemen “Moskova’ya” gönderilirdi. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Aziz Nesin’i dinlemeye gitmiştik. Kendisini ilk kez görüyordum. Tahminimden daha kısa ve tombulcaydı. Üstelik çocuk yüzlüydü. Aziz Nesin ölünceye kadar çocuk kalmış ender insanlardan biridir. O sıralarda yazılarını Akbaba dergisinde okuyorduk.
Konuşmasına şöyle başlamıştı: “Memleketin hali efca.” Durdu, salona bir göz gezdirdi. Salonda tıs yok. Şöyle devam etti: “Ne söylediğimi anlamadınız galiba. Efca, ‘fecinin fecisi’ demektir. Yani memleketin hali, feciden de kötü.” Amfinin arka tarafında mevzilenen bir grup öğrenci, bir ağızdan bağırmaya başladı: “Moskova’ya, Moskova’ya.” (Tarihin cilvesine bakın ki Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra iş tutmak amacıyla Moskova’ya ilk gidenler çoğunlukla “Moskova’ya, Moskova’ya” diye bağıranlardı.)
Bir öğrenci grubu, arkadaki grubun etrafını sardı ve onları salondan dışarı çıkardı. Etraf yatıştıktan sonra Aziz Nesin konuşmasını mealen şöyle sürdürdü: “Aslında dışarıya çıkarılan arkadaşlar haksız sayılmazlar. Moskova’ya gitmeyi çok isterdim. Ne var ki seyahat edebilmek için iki şeye sahip olmak lâzımdır. Birincisi, pasaport. Devlet bana pasaport vermiyor. İkincisi, para. O da bende yok. İlerde param olursa, devlet de insafa gelir bana bir pasaport verirse Moskova’ya gidebilirim.”
“Efca” kelimesini anlamayanlar sadece Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencileri değildi. Arapça, Farsça, Osmanlıca dersleri alan bizim gibi İlâhiyat öğrencileri de anlamamıştı. Bu kelime kafama takıldı. Kütüphaneye gittim. Oradaki sözlükleri karıştırdım. Böyle bir kelime bulamadım. Belli ki bu kelimeyi Aziz Nesin uydurmuştu. Ne var ki Osmanlıca bilen biri olarak kelimeyi kuralına göre uydurmuştu. (Efca kelimesinin kalıbına sokulan kelimeler “daha çok, en çok” anlamını kazanırlar. Örneğin, bu yazının üçüncü paragrafında “ender” kelimesini kullandım ki “çok nadir, çok seyrek” demektir. Kebir, büyük; ekber ise “en büyük” demektir. Ezkâ, “çok zeki, en zeki” demektir. Eşca ise “çok şeci – şecaatli, cesur, yiğit –” demektir. Uzun lâfın kısası; ille de uyduracaksan, böyle uyduracaksın.)
Aradan yıllar geçti. Moskova’da doktora teziyle cebelleşiyordum. Bir gün, apansızın, TC Büyükelçiliği’nden bir davetiye geldi. Elçilik binasında düzenlenecek olan Cumhuriyet Bayramı kutlamaları ve resepsiyonuna davet ediliyordum. Bu tür şeylere alışkın olmadığım için çok şaşırmıştım. (Zaten ilk ve sondu.)
Elçilik binasında büyük bir salona alındık. İçerisi epey kalabalıktı ve büyük bir çoğunluğu Türkçe konuşuyordu. Moskova’da bu kadar çok Türk olduğunun farkında değildim. Ben bu türden kalabalık yerlerde ne yapacağımı şaşırır, saklanacak köşe bucak ararım. Aval aval etrafa bakınırken balkona çıkan kapıyı fark ettim ve hemen o tarafa yöneldim.
Büyüklerin yüzlerine duman üflemekten çekinen tiryakiler balkonda toplanmışlardı. Ben de sigara tüttüren biri olarak hemen bir tane yaktım ve ayak içinde olmamak için balkonun kenarına yürüdüm. Bir de ne göreyim? Bizim çocuk yüzlü Aziz Nesin, tek başına balkonun kenarında durmuyor mu. Belli ki o da benim gibi çekingendi.
Yaklaştım ve konuşmaya başladık. Kıbrıslı ve orada öğrenci olduğumu öğrenince daha rahat konuşmaya başladı. Başına gelmedik haller kalmadığı için yanına yaklaşan herkese MİT ajanı gözüyle bakıyordu. En azından ben böyle sezinlemiştim.
Epey sohbet ettik. Bu arada “Moskova’ya, Moskova’ya” hikâyesini anlattım ama hatırlıyor gibi görünmedi. Başından neler geçmiş olmalı ki bu olay anımsanacak kadar ciddi bulunmamıştı. “Gördüğünüz gibi şimdilerde nasip olmuş” dedi. Biz böyle konuşurken bir hizmetli gelip herkesi yemek almaya davet etti. Yemek açık büfeydi ve herkes gidip yemeğini alacaktı.
Balkon boşaldı, herkes salona doluştu. Aziz Nesin’de hiçbir hareket yok. Herhalde itiş kakış olmasından çekiniyor diye düşündüm. Bir süre daha bekledim ve sonunda “Siz yemek almayacak mısınız?” diye sordum.
Yanıt kısa ve kesindi: “Hayır, ben almayacağım. Siz buyur alın. Ben masaya yaklaşırsam yarın İstanbul gazeteleri manşetten haber verecekler: Aziz Nesin Moskova’da katıldığı resepsiyonda afı gafı yedi, davetlilere yemek bırakmadı.”
Kendisini yalnız bırakmamak için yanından ayrılmadım. Kendi de aç kaldı, beni de aç bıraktı. (Nur içinde yatsın.)
































