Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-57 Gezen güzel olur, oturan gazel olur

Arabada dört kişi gidiyoruz. Bir Amerikalı, bir Avustralyalı, bir İngiliz, bir de ben. Amerikalı ile İngiliz, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde hocalar; Avustralyalı, Britanya elçiliğindeki kilisede papaz; ben de öğrenci.

Etilerin başkenti olan Hattuşaş’a doğru yol alıyoruz. Yolculuğumuz bir hafta kadar sürecek. Kapadokya, Kayseri, Malatya, Konya, Ankara yapacağız. Pansiyon veya otel bulabilirsek oralarda geceleyeceğiz, bulamazsak arabada veya açık arazide. Kesin olan bir şey var, o da bir geceyi Kapadokya’nın mağara evlerinden birinde geçireceğimiz.
Türkiye’de turizmin T’si yok. Ne doğru dürüst rehber kitapları, ne de yol haritaları bulunuyor. Doğru dürüst yol bile yok. Türkiye’de hala Mareşal Fevzi Çakmak mantalitesi geçerli gibi: Fazla kara yolu yapmayalım ki düşman Ankara’ya kolay ulaşamasın.
Büyük kentlerde bile otel bulmak zordu. Olanlarda da boş oda bulmak kolay değildi. Tek istisna Bodrum idi. Oteldeki resepsiyonda “Odalarınızdaki tuvalet alafranga mı alaturka mı olsun?” sorusu birlikte olduğum yabancıları hayretlere boğmuştu. Daha sonra birbirimize “Alafranga mı, alaturka mı?” diye sorar ve kahkahalarla gülerdik.
Hattuşaş (Boğazköy) yolunda, doğru yolda mıyız diye kuşkuya düştük. Öyleydi böyleydi derken yolun kenarındaki bir tümseğe çömelmiş, sigara tüttüren bir çoban gördük. Grubun ayak işlerini ve tercümanlığını yapma görevi bende olduğu için arabadan inip adama yaklaştım:
– Amcacığım, Boğazköy’e gitmek istiyoruz. Nasıl gidildiği hakkında bir fikriniz var mı?
– Siz de mi viraneliklere meraklısınız? Doğru gidin. Karşıki tepelerin arkasında.
– Uzak mı?
– Bir sigara içimlik mesafede.
Konuşmayı arkadaşlara aktardım ve şöyle dedim: “Viraneliklerden haberdar olduğuna göre doğru yolda olduğumuz kesin, ama sigarayı kaç zamanda içtiğini bilmiyorum.” Gülüştük ve bir sigaranın kaç dakikada içildiğini tartışmaya başladık. Aramızda kimse sigara içmiyordu.
Tepeleri aştık, bir saat kadar da yol kat ettik. Avustralyalı papaz gayet ciddi bir edayla “Adamın amma da büyük sigarası varmış” der demez, makaraları koy verdik. Arabayı süren Amerikalı, yoldan çıkmamak için arabayı durdurdu. En sonunda Hattuşaş’a varabildik.
Kapadokya’da bir yerde bir yeraltı kenti arıyorduk. Tarif edilen yere gittik ama burası bizim aradığımız eski yeraltı kenti değildi, çağdaş bir kentti. Daha doğrusu, doğal buzdolabı olarak kullanılan büyük bir mağara idi. İçine kamyonların girebileceği kadar büyük.
Girip gezmek serbestmiş. Biz de mağarayı dolaşmaya başladık. Üst üste dizilmiş tahta kasaların içinde elmalar, limonlar göz alabildiğince uzanıyor. Biraz sonra şarap şişelerinin depolandığı bölüme geldik. Oradaki birileri bizi buyur edip birer bardak şarap ısmarladı. Arkadaşlar şarabı çok beğendiler. Ben şaraptan anlamadığım için ses çıkarmadım. (Aslında o günlerde hiçbir içkiden anlamıyordum ya, o başka. Ne var ki şaraptan hala anlamıyorum.)
Satılıp satılmadığını sorduk. Satılıyormuş, hem de toptan fiyatına, sudan ucuz. Arkadaşlar şarabın fiyatını duyunca “Bize bagajı doldursun” dediler. Uçuk mavi renkli Vosvos’un (kaplumbağanın) ön bagajı açıldı ve itinayla şişeler içine dizildi. Tüm gezi boyunca şarabımız olacaktı. Artan şişeleri de Ankara’ya götürecektik.
O geceyi mağara evlerden birinin içinde geçirdik. Ne var ki etrafta yiyecek bir şeyler bulamadık. Biz de mağaranın önündeki bağdan birer salkım siyah üzüm çalarak açlığımızı bastırdık. Ertesi gün akşama Kayseri’ye vardık. Otele yerleştikten sonra Amerikalı “Ben bahçeli lokanta isterim” diye tutturdu. Ötekileri de ona ayak uydurdu.
Doğrusu bu ecnebilerin kaprisleri hiç çekilmiyor ama neylersin ki Türkiye’yi bedava gezmek istiyorsan tahammül etmek zorundasın. Kayseri’ye ilk kez geliyorum. Bahçeli lokanta olup olmadığını bile bilmiyorum. Neyse, sorduk soruşturduk; bir tane bulduk.
Daha masaya oturmadan “Sor bakalım, içkileri bulunur mu?” isteği geldi. Lokanta içkisizmiş. Peki, kendi içkimizi getirirsek servis edebilirler mi? Elbette ederlermiş, memnuniyetle. Gidip Vosvos’tan üç şişe şarap aldık. İkisini biz içecektik, birini de lokantacıya hediye edecektik.
Şişeleri buz dolabına koyup soğutmasını rica ettik. Biz de oturup şarabın soğumasını bekledik. Bu arada mezeler de masaya yığılmaya başladı.
Eşref saat gelince bir şişe getirilip “luup” diye açıldı. Şarap bardaklara döküldü ve kadehler kaldırıldı. Kimse ilk yudumu yutamadı. Bu şarap değil, bayağı sirkeydi. Bu işin uzmanı olan papaz “Herhalde araya bozuk bir şişe karışmış” dedi ve ikinci şişenin getirilmesini istedi. (Papazlar çoğunlukla şaraptan gerçekten anlarlar. Sık sık “Bu İsa’nın kanıdır” diye insanları şarapla kutsarlar. Bunun için de cemaatten bazı kişiler kendilerine en kaliteli şarapları kiliseye bağış diye getirirler. Ayinden artakalanlar papazın olur. Artan bu şaraplardan Ankara’da az içmedik.)
O gece şarap içmek nasip olmadı çünkü öteki iki şişe de bozuk çıktı. Mağarada içip beğendiğimiz şaraplar güneş altında kalan Vosvos’un bagajında kaynayıp sirkeye dönüşmüştü. Ertesi gün, uygun bir yer bulup şişeleri açtık, şarabı/sirkeyi boşalttık ve birileri alır ümidiyle şişeleri sıra sıra dizdik.