Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-38 İlk öğretmenlik deneyimim

Ben ta başından öğretmen olmak istemiştim. Sağda solda okuyorum “Ben aslında pilot olmak istiyordum ama …” veya “İtfaiyeci olmak istiyordum ama …” diyenler var. Bende böyle eksantrik düşüceler yoktu. İlkokulda karar verdim, ilkokul hocası olmaya. Lisede fikir değiştirdim, lise hocası olacaktım. Üniversitede ise üniversite hocası olmaya karar verdim. Buna karar verdiğim zaman Kıbrıs’ta üniversite açılacağına dair herhangi bir belirti yoktu. Gene de doktora yapmak amacıyla yola koyuldum.

Kaderin bir cilvesi olarak ilk öğrencim annem oldu. Hafızam beni yanıltmıyorsa ilkokul öğrencisiydim ve görevim anneme adını yazmayı öğretmekti. Annem ilkokula başladığı günlerde ansızın babası ölmüş ve o yaşta hayata atılmak zorunda kalmıştı. Bu nedenle adını yazmayı bile bilmiyordu.
Bu deneyim bana bazı hususları öğretmişti. Her şeyden önce sabırlı olmak gerekirdi. Bilen biri için kolay olan bir şey, bir bilmeyen için rahatlıkla zor olabilirdi. Sizin neyi bildiğiniz, ne kadar çok bildiğiniz önemli olsa da esas önemli olan konu, karşınızdakinin neyi ne kadar anladığı idi. Annem, farkında olmadan, bana öğretmenliğin temel kurallarını öğretmişti.
Öğretmenliğim döneminde bu kurallara uymaya özen gösterdim. Bir de not verirken adil olmaya azami gayret sarf ettim. Her öğrenci lâyık olduğu notu almalıydı. Ne fazla ne de az. Öğrencilerin beklentileri daima yüksektir ve bekledikleri notu almak isterler. Bu nedenle sıkça şikâyet ederler. Arada bir, isyan edenler bile bulunur. Böyle durumlarda öğrencilerime söylediğim şuydu: “Öğrencilerimin beni sevmelerini beklemiyorum. Ama mezunlarımın beni takdir etmelerini istiyorum.” Eminim benden ders alanlardan hiç olmazsa bazıları bunu hatırlayacaklardır. ( Ha, başarılı bir öğretmen miydim? Onu iddia edemem. Onu esas değerlendirecek olanlar, benden ders alan mezunlardır.)
Öğretmenlik mesleğini seçmekten hiç pişman olmadım. İşimi severek yaptım. Öğrencilerimin merak duygusunu geliştirmek için çaba sarf ettim. Çünkü, biliyorum ki, merak eden insan daha çok öğrenmek ister. Öğrenciler, beni hayal kırıklığına uğratmadı. (Ancak öğretmenler için aynı şeyi söyleyemem. Bir öğretmenin hayatını zehir edenler, öğrenciler değil, meslektaşlarıdır. Hele de yönetici konumunda olanlar.)
Annem niye o yaşında adını yazmayı öğrenmek zorunda kalmıştı? O güne kadar gerektiği durumlarda başparmağını ıstampaya basar, sonra da imza yerine parmağını basar ve vaziyeti idare ederdi. Ne var ki şimdi kardeşler topluca tapu dairesine gidecek ve babalarından kalan malları bölüşeceklerdi. Tapu dairesinde parmak basmak geçmezmiş, imza atmak gerekiyormuş.
Dedem öleli yıllar olmuştu. Nereden baksan, aradan 15-20 yıl geçmişti. Bunca zaman mallar niye paylaşılamamıştı bilmiyorum. Ancak bir tahmin yürütebilirim. Köylüler için toprak çok önemlidir. Kavgaların bir numaralı müsebbibi topraktır. Ekmek parası çoğunlukla topraktan çıkar. Ne kadar çok toprak o kadar çok ekmek.
Bu nedenle miras yüzünden kardeşler bile birbirine düşer. O parça şundan daha verimlidir, bu parça köye daha yakındır gibi gerekçelerle anlaşmazlıklar baş gösterir. Kardeşler birbirine küserler ve mal paylaşımı askıya alınır. Araya damatlar, gelinler girince işler daha da çetrefilleşir.
Annemler altı kardeşti; dördü kız, ikisi de erkek. Demek ki ortada dört damat, iki de gelin vardı. Kuşkusuz bir de eski alışkanlıklar vardı: Erkekler, kızlara oranla daha çok miras hakkına sahip olmalıydı. Eh, biraz fazla olsun ama ne kadar fazla?
Ortada böyle bir sürtüşme gerçekten var mıydı anımsamıyorum. Ancak bu kadar zaman mirasın bölüşülmemesinin bir nedeni olmalıydı diye düşünüyorum. Her neyse, sonunda anlaştılar ve miras bölündü. Annemin payına köyümüze yakın olan Ağrii bölgesinde iki dönüm kadar sulanabilir bir tarla, Dali-Lurucina yolu üstünde Vrisulles bölgesinde birkaç dönümlük bir bağ ve Aysozomeno dağında Gatukya bölgesinde de 7-8 dönümlük kıraç bir tarla düştü.
Ağrii bölgesindeki tarlaya pamuk ve patates ekiyorduk. En verimli parça kuşkusuz buydu. Vrisulles’teki bağdan topladığımız üzümlerden köfter ve sirke yapıyorduk. Gatukya bölgesindeki tarlaya da arpa ekiyorduk. Burada arpadan başka bir şey yetişmiyordu.
Nihayet kararlaştırılan gün geldi ve Lefkoşa’ya gittik. Öğretmen olarak kafileye ben de katıldım. Annemin imzayı doğru atmasından sorumluydum. Mahkeme binalarında bulunan loş bir odaya girdik. Formaliteler tamamlandı, sıra imzalara geldi. Annemin üç-beş yere imza atması gerekiyordu. Annem heyecandan öğrendiklerini unuttu. Boş bir kâğıda “Hüsniye Yusuf” yazdım, o da oradan kopya çekti.
İşimiz bitti. Mahkeme binalarından çıkarken artık rahatlayan anem şöyle dedi: “Aman be Bekir, bu iş çok zor. Çok yoruldum. Sankı da bir dönüm badadez çapaladım”. Demek ki bilmeyen biri için bir imza atmak, bir dönüm patates çapalamaktan zormuş.