“Zorba” ve “Kaptan Mihali” gibi kahramanların yaratıcısı olan Giritli yazar Nikos Kazancakis, İngiltere izlenimlerini kaleme alırken önemli bir tespitte bulunmuştu. Bu tespitini aktarmadan önce birkaç noktaya parmak basmak gerekir: Kazancakis, söz konusu olan satırları, 20. Yüzyılın başlarında kaleme almıştı. O sıralarda İngiliz imparatorluğunda güneş batmıyordu. Böylesine bir cihan imparatorluğunu alttan alta kendi ülkesi ile karşılaştırmaktan kendini alamıyordu. (Kilise, yazarı normal bir Ortodoks mezarlığına gömmeğe izin vermediği için mezarı İraklion surlarının üzerindedir. Mezar taşına “Hiçbir ümidim/beklentim yok. Hiçbir şeyden korkmuyorum. Özgürüm.” kitabesi kazınmıştır.)
Kazancakis’in tespiti şöyle: (Metindeki estetiği aktaramamış olsam da anlamını, Yunanca aslına sadık kalarak aktarmaya çalıştım.)
“Takım oyunlarının manevi değerleri elde etmede büyük katkıları var. Sana bireyciliğinin çoğunluk çıkarları önünde boyun eğdirilmesi gerektiğini alıştırır. Bağımsız bir birey olmaktan çok bir takımın üyesi olduğunu hissettirir. Sadece bireysel değerleri değil, ait olduğun takımın, okulun, üniversitenin, kentin, ulusun değerlerini savunmanı öğretir. Bu sayede, basamak basamak takım oyunu, seni en yüksek ve tahmin edemeyeceğin doruklara yükseltebilir.
“Takım için mücadele ederken kaçınılmaz olarak, zafere ulaşmak için bir öndere/kaptana ihtiyaç duyulduğu gerçeğini de öğrenmiş olursun. Günü geldiğinde ve sen de önderlik yapabilmenin yolunun takım içinde itaat etmeyi ve kaptana boyun eğme gerekliliğini öğrenirsin. Ancak bu sayede değerli önderler ve onlara gönüllü olarak bağlı olan taraftarlar yetiştirilebilir. Yani manen ve maddeten dünyaya hükmedebilecek yeteneğe sahip iyi yönetilen ordular, bu yöntemle oluşturulur.
“Sporda sadece bedenini çalıştırmıyorsun, aynı zamanda ruhuna da idman yaptırıyorsun. Wellington, haklı olarak, “Waterloo savaşını Eton’un sahalarında kazandık” demişti.
“Bu tür takım oyunlarında hazır olmayı, kendini kontrol etmeyi, eşref saati beklemeyi, bireysel mutluluk ve tercihleri takım uğruna feda etmeyi öğrenirsin.
“Özel ihtiyaçlarını bütüne göre ayarlamayı ve tüm eksikliklerin ve yeteneklerinle elinden geldiğince zafere odaklanmayı öğrenirsin. Sadece bu usulle daha sonra başlayacak olan büyük oyun için yani kamu hizmeti için gerekli hazırlığı yapmış olursun.”
(Eton, sadece erkek öğrencilerin devam ettiği özel ve lise ayarında yatılı bir okuldur. Dünyanın en pahalı liselerinden biridir. Mezunlarından 19’nun başbakanlık mevkiine yükselmiş olmaları ile övünür. Sonuncusu David Cameron’dur. Wellington, Waterloo savaşında Napolyon’u yenen komutandır. Kazancakis’in kullandığı bu vecize, yaygın olarak kullanılıyor olmasına rağmen güvenilir tarihçilere göre doğru bir alıntı değildir. İki nedenle: Birincisi daha sonra Duke of Wellington olacak olan Arthur Wellesley, Eton’da sadece üç yıl okumuş ve pek başarılı bir öğrenci değildi. Eton’dan nefret ederdi. İkincisi, öğrencilik yıllarında Eton’da oyun sahaları yoktu.)
Peki, bütün bunların konumuzla ne ilgisi var diye sorabilirsiniz haklı olarak. İlgisi şu ki, İngiliz Okulu, Kıbrıs’a iyi memur yetiştirmek amacıyla kurulmuştu. Ve amacına da ulaşmıştı. Geçen yüzyılda en üst düzey memurlar bu okulun mezunları arasındandı.
İngiliz Okulu’nda ilk dikkatimi çeken husus, spora verilen önemdi. Okulda hemen hemen her öğleden sonra spor aktiviteleri yer alırdı. Ve her spor dalı için de bir saha bulunurdu. Voleybol, basketbol, futbol, çim hokeyi, kriket ve atletizm aklıma gelen ilk spor aktiviteleridir.
Ben üçüncü yılın sonunda İngiliz Okulu’ndan ayrılmak zorunda kalmıştım. Ayrılmadan biraz önce okula kısa boylu bir beden eğitimi hocası gelmişti. Allah bilir ya, adı galiba Moore idi. O da bize bir Amerikan oyunu olan baseball’u öğretmişti. Yoksa Kazancakis’in iddia ettiği gibi spor, İngiliz eğitim felsefesinin ayrılmaz bir parçası mıydı? Belki de öğrenciler, farkında olmadan, oyun sahalarında Kazancakis’in “büyük oyun” diye nitelendirdiği kamu hizmeti için hazırlanıyorlardı.
Liseler arası spor yarışmaları düzenlenirdi. Bizim öğrencilik yıllarımız, EOKA eylemlerinin yaygın olduğu günlere rastladığı nedeniyle Rum ve Türk liseleri ile yarışmalar durdurulmuştu. Geriye Larnaka’daki American Academy ve Lefkoşa’daki Melkonian Lisesi kalmıştı. Yarışmalar bu üç lise arasında düzenlenirdi.
Her lisenin iki takımı vardı. Biri büyükler ki dördüncü sınıf ve daha büyüklerden oluşurdu. Öteki de Küçükler ki üçüncü sınıf ve ondan küçüklerden oluşurdu. Ben Academy’ye karşı futbol takımında, Melkonian’a karşı da çim hokeyi takımında yer aldığımı anımsıyorum. Elbette ki “Juniors” dediğimiz küçükler takımında.
Başkalarını bilmiyorum, ama benim en hoşuma giden yarışma, otobüslerle Larnaka’ya gittiğimiz ve orada yaptığımız yarışmalardı. Orada yapılan müsabakaların seyircisi kalabalık olurdu, bir de Academy yöneticileri bize bol etli, lezzetli bir öğle yemeği yedirirlerdi.
Ayrıca, bir de okul içinde kendi aramızda yaptığımız yarışmalar vardı. Ancak onlar haftaya.
































