Geçen hafta tüm toplumu tepkiyle ayağa kaldıran bir olay yaşandı. Kapsamında artık KKTC’nin kanserojen hale gelmiş o büyük ur’u vardı! Artık günlük hayatımıza musallat olmuş baştan savmacılıkla kaim görev ihmalleri vardı! “Gün gitsin para gelsin tutumunda” gelişen vurduymazlık vardı! Dolayısıyla cinayetle eşdeğerde bir toplumsal sorun vardı..
EVET, şu Sınırüstü’ndeki “Güçsüzler Yurdunda” hepimizi yaralayan olaydan söz ediyorum. Ki “oldu bitti, artık geçti” diyemeyeceğimiz kadar “toplumun” o sık sık sözünü ettiğimiz görev ihlalleriyle baştan savmacılıklarına karşın, olmayan “devlet” yada “ilgili mercilerin” artık hastalık haline getirdikleri “denetimsizliklerini” çakıyordu!
Sorunu “Köşeme” geçen haftadan kalma olayın gecikmişliğiyle yeniden taşıdığımı zannetmiyorum çünkü yukarıda da sözünü ettiğimce olay pek çok toplumsal ve çözümsüz kalan müzmin sorunların sadece tek bir yansımasıdır! “Denetimsizlik ve ciddiyetsizlikle devlet kademelerinde sürüp giden görev istismarlarıdır!..
***OLAYA bir daha dönüp bakmadan önce bir anımı anlatayım: EOKA’cılarla Rum milislerinin hatta tümden Rum halkının 1963’de Türk halkına yönelik saldırıları başladığında, diğer pek çok devlet daireleriyle işyerlerinde çalışanlar can güvenlikleri nedeniyle tamamen Türklerle meskûn kent ve köylere taşındılardı.
O taşınanlardan bir grup da Mağusa surlar dışında Çamlık yolundaki Çocuk Yurdunda ” kalan çocuklarla yöneticileriydi.. O yurtta kimsesiz hatta anasız babasız yada terkedilmiş çocuklar vardı. Yaşları 3-4’den başlayıp 13’lere kadar varan çocuklardı bunlar hepsi de “kader kurbanlarıydı.”
MAĞUSA surlar içinde ferah ve büyük bir eve yerleştirildilerdi. Başlarında, Allah rahmet eylesin derken hâlâ saygı ile andığım Ayşe Başman ve sadece bir yardımcısı vardı..
O Kanlı Noel yıllarında yokluk ve korkuların içinde on üçü aşkın kızlı erkekli çocuklar Mağusa surlar içindeki o yurtta şefkat ve sevgi, bakım ve itina, dikkat ve disiplin içinde yetiştilerdi. Düzenli olarak okullarına devam ettiler, liseden ortaokuldan mezun oldulardı.. Bildiğimce çoğu evlenip çocuk sahibi oldulardı..
ÇÜNKÜ başlarında Ayşe Başman gibi bir yönetici, kalbi iyilik melekleri gibi çarpan bir kadın, bir ana vardı.. (Bu anlattıklarımın tanığı olma nedenim karımla Ayşe hanımın çok iyi arkadaş olmalarından dolayısıyla yıllar yılı ayni zamanda aile dostu da olduğumuzdan dolayıdır…)
LEFKOŞA’daki “Kimsesiz Çocuklar Yurdu” da henüz “devlet” yokken ve henüz liderlikler dönemlerinde çok iyi yönetiliyordu..
İngiliz döneminde Yine Mağusa Surlarının hemen dışında, şimdilerdeki Yeni Liman’ın Karakol’a dönen yolunda “Fakirhane” dediğimiz bir yurt vardı. O da sorunsuz tertemiz pırıl pırıl yaşlı insanlara hizmet veriyordu.. Keza Lapta’da aileleri tarafından terkedilmiş sorunlu çocuklar için ayni zamanda türlü çeşitli mesleklerin öğretim ve eğitimlerinin yer aldığı bir “Kimsesiz çocuklar yurdu” vardı… (O zaman “İslah Evi” diyorlardı.
***
(BUGÜN SÖZÜ EDİLEN YURT ise geçmişte Mağusa’lı Melek hanımın özel olarak “paralı” çalıştırdığı bir mekândı. Allah rahmet eylesin öldüğünde yanılmıyorsam yurdu Vakıflar İdaresine devrettiydi.. Sınırüstü’nün en güzel yerlerinden birindedir sözünü ettiğim yurt. Yüksek bir platformda çarşaf gibi denizi de gören manzarasına doyum olmayan bir yerdir..
Orada o kimsesiz bakıma muhtaç insanların sefaleti değil, cenneti yaşamaları gerekirdi.. Fakat işte hep birlikte gördük neler olduğunu!
O Cennet gibi yeri denetimsizlik, bakımsızlık, ihmalkârlık, kısaca devletimize mahsus tüm yönetsel olumsuzluklarla zafiyetlerde cehenneme çevirmişiz ki tam bir yüz karamız!
***
AKLIMIZI BAŞIMIZA TOPLAMALIYIZ: Ve hesabını çok iyi yapmalıyız. Mesela “ciddi denetimlerin her yönü ve örgütsel şebekesi ile oluşturulup gerçekleştirilmesi için harcanacak bütçeyi değil; kat katı maddi ve manevi getirisi olacağının da hesabını yapabilmeliyiz..
NİTEKİM 20 Aralık’tan beridir bu ülkede “dolar vurgunu” kurlar artışları falan dinmesine karşın, pahalılık azgın dalgalar gibi insanların alım güçlerini dövüp yutmakta, en basitinden devletin görevlilerine yaptığı son zamlar da erimektedir..
BUNA karşın bugüne kadar piyasadaki satış yerlerinde, marketlerde falan… Tırnak kadar denetim yapılmamış, aksine “bırakın yapsınlar, bırakın gitsinler” vurdumduymazlığında tüketici halkı memleketin yapay olması gereken pahalılığının esiri haline getirmişlerdir!
ÇÜNKÜ “denetim mekanizmaları” çalışmamakta yada çalıştırılmamaktadırlar! Kaldı ki “partizanlıklardan kaynaklı” sorunlar nedeniyle Devlet piyasayı elinde tutan büyük marketlerden “ricacı” bile olamamaktadır ki halkını çaresizlikle yoksulluğa mahkûm etmektedir..
Nitekim Ankara bugüne kadar gerçekleştirdiği mali katkıların takipçisi ve denetleyicisi olsaydı, bize zırnık koklatmaz “önce denetim sistemini oluşturun” derdi!
Vesselam sorun şudur: Devlet olduk ama olamadık!
***’
KISACA TAKILDIĞIM: (EVET ÜRETELİM…)
Son dönemlerde dilimize pelesenk “üretim” de üretim diyoruz.. (Barış Harekâtı sonrası Kuzey’de elimize 400 üstünde irili ufaklı sanayi tesisleri geçtiydi ama çoğunu çarçur ettik yada yağmaladıktı!) Şimdi yine efkâr bastı üretimden söz ediyoruz.
DOĞRUDUR: Ve evet hem tarımsal hem de küçük sanayi alanında üretmeliyiz. Ki “Rum oğlu” 1960’larda turizm sektörünü devreye sokarken, Maraş’ın imar iskânını bu plan ve projelere uygunluğunca projelendirmiş, turizmin ve turistlerin gereksinmelerine yönelik de “küçük sanayi bölgeleri” oluşturmuştu.. (Nitekim tarımsal üretim için seracılığı ve Koop’ları devreye sokarken, turizmin ihtiyacı olan otellerden patatese kadar devrimsel nitelikli üretim potansiyeli yarattılardı.) ***
BENZER atılımı biz de “otellerle” gerçekleştirdik ama üretimi yine ıskaladık! Şöyle ki bırakın turiste yönelik gereksinmelerin karşılanacağı bir üretim potansiyeli yaratmayı; artık bu ülkede dünyanın en pahalı patatesini satın almak zorunda kalıyoruz.
Etin yanına yaklaşamıyor, domates hıyarı bile baskın pahaya mal ediyoruz! Kaldı ki bu fiyatlarla pahalılığı döviz avantajlarına karşın KKTC’de konaklayan turistlere de yansıtıyoruz “ahları ile vahlarının” serzenişlerine maruz kalıyoruz..
***
EVET ÜTRETMELİYİZ. Fakat önce hem su hem de elektrik enerjilerini bu üretimi destekleyecek duruma getirmeliyiz. Onca yağmura karşın Kukla barajına (Sınırüstü) ulaşamayan akar suların hesabını sorarken neden dünyanın en pahalı elektriğini satın almak zorunda bırakıldığımızı da masaya yatırarak tedbirler aramalıyız.
Kısaca “pahalı hizmetlerle “enerjinin” parasal bedellerini makul seviyelere çekmeliyiz ki turizm sektörünü daha ileriye taşıyabilelim.. Yani “üretelim” demek yeterli değildir.. Üretim her yönden teşvik ister, destek ister. Kısaca lafla peynir gemisi yürümez iş ister işşş!
































