Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe YazarlarıSürmanşet

MECLİS, KIBRIS TÜRK HALKININ EVİDİR…

Bayramdan istifade tatil yapalım dedik ama galiba son yılların en hareketli günlerini yaşadık. Konu birikti, laf birikti… Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim; bence geçen haftanın en önemli konusu, “müjde” olarak tanıtılan “külliye” ve “parlamento binası” konusuydu…

Yeni bir cumhurbaşkanlığı binasını 15 Kasım’da duymuştuk. Bu defa o tarihi binanın “İngiliz gecekondusu” olarak nitelenmesi, içimizi acıttı. Ancak bence en önemlisi, yeni bir Meclis binası yapma “müjde”siydi…

Parlamento binası, bizim dilimizde Cumhuriyet Meclisi, dünyanın her yerinde o ülkenin egemenliğinin simgesidir. İngilizce’de neden parlamentoya House (ev) denir?  Çünkü orası halkın evidir. Halkın temsil edildiği yerdir. Binanın ne olduğunun Meclis’in itibarıyla alakası yoktur. Bir ülke kendi parlamentosunu kendi yapar ve yapmalıdır da. Kendi imkanlarıyla, kendi iradesiyle. Bir başka ülkenin gelip parlamento binası hediye etmesini doğrusu içime sindiremedim.

Niyet iyi olabilir; asıl müjde gerçekleşmeyince aniden yaratılan bir fikir olabilir; ama nihayette inciticidir ve ben incindim…

Fakat ne yazıktır ki, burada halk sosyal medyadan tepki gösterirken, ülkenin siyasetinde rol alanlar, son derece sessiz ve sinik kalakaldılar. Hükümet ortaklarından bir karşı tez ortaya koymalarını zaten beklemezdim. “Evet efendimciler” o an duyduklarında alkışladılar bile. Ama muhalefetten güçlü bir  “Teşekkür ederiz, almayalım” yanıtı beklerdim doğrusu…

Olayın Türkiye basınındaki yansımasını izlemişsinizdir. Tepki gösterenler, hangi müteahhidin yapacağına, ne kadar para harcanacağına takıldılar. Kimse de çıkıp demedi ki, “Bu onların iç işidir, onurlarıdır, kendileri karar vermelidirler…”. Hiç bu gözle bakan olmadı. Bir kez daha gördük ki, bizi anlayanlar da yanlış anlamaktalar…

Sorunlar içinde boğulan Kıbrıs Türkünün bugün için ne yeni bir cumhurbaşkanlığı sarayına, ne de parlamento binasına gereksinimi yoktur. Kanser hastalarına parasızlıktan ilaç bulunamazken, işsiz sayısı her geçen gün artarken, kimseye yatırım desteği verilmez, üretim artırılmaz, ekonomik çöküşten çıkış için bir şeyler yapılmazken, böyle bir harcama lüksten de ötedir.

Sonuç olarak, yanıtımızı medyadan ve sosyal medyadan verip, bu ikisi için de para harcanmasını ve yapılmalarını önlemek durumundayız. Yapılıp yapılmaması, tepkinin boyutuna bağlıdır…

 

VE MARAŞ…

Kefenini giyen Ersin Tatar’ın, kraldan çok kralcı tutumu ile bir gün “U” dönüşler yapmak zorunda kalacağını hep düşünmüşümdür. Nitekim bunun işaretleri gelmeye başladı…

“Toprak bizimdir. Vakıf malıdır, bunu bütün Türkiye biliyor. Bütün Osmanlı kayıtlarında böyledir. Dolayısıyla bütün malımıza sahip çıkacağız” …. “KKTC toprağı Kapalı Maraş mutlaka açılacak. Artık ezber bozuldu”… Bu sözleri söyleyerek hamasetin dibine vuran Tatar, birkaç gün önce aniden “Vakıflar İdaresi’nin elindeki belgeler, ata yadigarı topraklar olduğunu gösterse de uluslararası hukuk bakımından 1974 tapuları tanınmaktadır. Bunun kararını da uluslararası hukukun tanıdığı Taşınmaz Mal Komisyonu’nu verecektir” deyiverdi…

Maraş konusunda uluslararası hukuk dediği, BM Güvenlik Konseyi kararlarından başka bir şey değil. O kararlar da bir kısmının dahi el değiştirmesini, BM dışında bir otorite altında açılmasını yasaklar.

Buna rağmen, “Ya Kıbrıslı Türkler ya da Türkiye’de parası olanlar gelip satın alabilir” gibi ifadeler kullanılmıştır ki, buradan Rumlara mallarını satma teklifi yapılacağını anlıyoruz.

Yani nereden bakarsanız bakın ne olacağı belli olmayan, çelişkili ifadeler, kafa karışıklığı.

Kafası net olan da bütün dünya… Açıklama üstüne açıklama, karar üstüne karar…

Sonuçta, “Tatar’ın önerisi” denilen ve ne olduğu belli olmayan bu çıkışla, durduk yerde bir kez daha kınandık… Maraş eğer bir kozsa, Kıbrıs Türklerinin yararına bir sonuç için kullanılması gerekmez mi? Oysa bu politika buna hizmet etmiyor. Çünkü diplomasi yöntemi izlenmedi. Ne izolasyon bitiyor ne ambargo, ne direkt uçuş sağlıyor ne tanınma ne bir anlayış. Tam tersine sorunlarımızla birlikte bir o kadar daha yalnızlaşıyor, dünyadan uzaklaşıyoruz. Neye yarıyor, milliyetçi propagandalara ve yeni rantlara, o kadar…

Türkiye’den bir sosyal medya kullanıcısının şu sözü durumu çok güzel ifade etti; “Bıraksan ertesi gün AB’ye girebilecek durumdaki insanlara üçüncü sınıf kasabalı muamelesi yapmaktan vazgeçin”…

 

 

 

YERİN KULAĞI VAR

 

KKTC’CİLERDEN TIK YOK:

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “artık bizim için Kuzey Kıbrıs, Güney Kıbrıs diye bir olay kalmamıştır. “Kıbrıs Türk Devletinin” tanınırlığa sahip olması için her türlü gayreti sergileyeceğiz” açıklamasına bizim “egemenciler ve sonsuza kadar KKTC’cilerden” tıs yok. Bir ulusun egemenliğinin garantisi olan Meclis binasını bir başka ülke yapıyor, çok savunduğunuz KKTC’nin ismini değiştiriyor ama biriniz de çıkıp “Egemenliğimizin simgesi Meclisimizi biz yaparız, KKTC adı değişecekse de buna kendi halkımız karar verir” diyemiyor ya, sevsinler sizin egemenliğinizi…

 

BU NE ŞİMDİ:

Rum yönetiminin Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportlarıyla ilgili olarak, “Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımayan ve kendi devleti olduğunu iddia eden, ayrılıkçılık ve ülkeyi taksim etme lehine propaganda yapan biri Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportuna sahip olamaz” sözleri ne kadar yanlış ise Tatar’ın, “Alacaksa alsın, çok önemli değil. Biz egemenlik savaşı veriyoruz, pasaportu ne yapayım. Ben kefen giydim bu yola çıktım…” sözleri de o derece yanlış…

 

BÜYÜK UTANÇ:

İlaç Eczacılık Dairesi’nin 13 milyon borcu nedeniyle kanser ilaçları alınamıyor… Ne büyük utanç… Buna çare bulamayan hükümet, yüz milyonlarca para harcanıp şatafatlı binalar yapılması talebi karşısında sessiz kalabiliyor. Bu dünyaya, ülkeye, halka bakış açısıdır. Bu bakış açısına sahip insanlar topluluğunun bu ülkeye vereceği sadece yokluktur, perişanlıktır, “ne haliniz varsa görün”dür. Razı mısınız böyle devam etmeye?

 

DİN İŞLERİNE ATAMA KONUSU:

Kıbrıs Türkü, “Müftü”sünü kendisi atama hakkını, verdiği mücadele sonucu 1953 yılında kazanmıştır. O güne kadar İstanbul’dan yapılan atama kaldırılmış ve burada seçilmesi hakkı verilmişti bize. İlk seçimle gelen müftümüz de Dana efendi, Dr. Küçük’e “asla siyasete bulaşmayacağı” sözünü vermiştir. Din İşleri Dairesi Müftülük makamının devamıdır ve bir devlet dairesidir. Başına şimdi Kıbrıs’la hiç ilgisi olmayan Mengen’li bir Profesör atanmış. Bu hoca ne zaman vatandaş olmuş, KKTC’de bu mevkiye getirilecek insan mı kalmamış? Emsal teşkil ederse, diğer dairelere de Türkiye’den müdürler mi atanmaya başlarsa ne olacak? Neden kimseden ses çıkmıyor?

 

AKILLARI BAŞLARINA GELMEDİ:

Eski Dışişleri Bakanı Nikos Rolandis yazdığı kitabında, son günlerin en popüler konusu olan Maraş’ın iadesi konusunda 7 fırsat kaçırdıklarını vurgulayarak, “geri dönüş fırsatları bizim hatalarımız, gelmiş geçmiş liderlerimizin hataları nedeniyle yürümedi” ifadesini kullandı. Hani bunca yaşadıklarından sonra belki akıllandılar diyeceğim ama, dün de bugün de kafalar aynı, değişen bir şey yok…

 

NEYİ BEKLERSİNİZ?:

Vakalar 100 küsurlara demir atmış gibi görünüyor. İnandırıcı bulmuyorum. He gün çıkan 100 vakanın kaç temaslısı vardır? Bunların kaçta kaçı pozitife dönebilir. Bu hesabı yaptığınızda sayılar inandırıcı gelmiyor. Vakaların büyük ölçüde üniversite öğrencileri ve casinolar kaynaklı olduğu da gelen bilgiler arasında. O halde? Özellikle Afrikalı öğrenciler arasındaki yayılmayı önlemek ya da kumarhaneleri denetlemek için ne yapılıyor? Var mı bir açıklama? Yine yok, yine yok…